Öncesiyle sonrasıyla 16 Nisan üzerine notlar - Fatih Yaşlı

"Milli irade denildiğinde ne kastedildiğini az çok biliyoruz artık: AKP’ye oy veren ya da verme potansiyeli olanlar ancak milli iradeyi teşkil edebiliyor ve ancak sandıktan AKP’nin istediği gibi bir sonuç çıkarsa milli irade tecelli etmiş sayılıyor." R-Aktüel | Sayı: 2
2017-04-04

Yeni rejimi “süreklileşmiş seçimler rejimi” olarak tarif etmekte bir sakınca bulunmuyor. Rejim inşa eden bir parti olarak AKP, rejim inşasının tıkandığı ve/veya bir üst aşamaya taşınması gerektiği en kritik dönemlerde hemen sandığa gidiyor, sandık üzerinden bir teyakkuz, bir seferberlik hali yaratıyor ve sandıkta elde ettiği başarıyla yoluna devam ediyor. Genel seçimler, yerel seçimler, cumhurbaşkanını halkın seçmesini getiren 2007 referandumu, yargıyı eski rejimin güçlerinden alıp o dönemki koalisyon ortağına, yani Cemaate devretmesine yarayan 2010 referandumu, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri, 7 Haziran seçimlerinin sonuçları beğenilmeyince kurulan 1 Kasım sandığı ve şimdi de rejim inşasını anayasal statüye kavuşturmayı hedefleyen 16 Nisan referandumu… Dediğimiz gibi bir “süreklileşmiş seçimler rejimi” var karşımızda, rejimden rejime geçişteki en büyük araç -mahkeme salonları ile birlikte- seçim sandıkları diyebiliyoruz dolayısıyla.

Kuşkusuz bunun AKP’nin söyleminin merkezini oluşturan “milli irade” ile doğrudan bir bağlantısı var. Milli irade denildiğinde ne kastedildiğini az çok biliyoruz artık: AKP’ye oy veren ya da verme potansiyeli olanlar ancak milli iradeyi teşkil edebiliyor ve ancak sandıktan AKP’nin istediği gibi bir sonuç çıkarsa milli irade tecelli etmiş sayılıyor. Aksi bir durumda, 7 Haziran sonrasında da görüldüğü üzere, seçimlerin fiilen iptal edilerek ülkenin 1 Kasım’da tekrar bir seçime götürüldüğünü biliyoruz. 7 Haziran-1 Kasım tarihleri arasında izlenen stratejinin ne olduğunu ise hatırlıyoruz: Ülkenin kontrollü bir şiddet ve kaos eşliğinde, Kürt sorunu üzerinden kutuplaştırılması, “istikrar” şantajına maruz bırakılması ve seçmenin sandığa güvenlik kaygılarıyla götürülerek tek adam/tek parti iktidarına oy vermesinin sağlanması.

Şüphesiz ki, AKP iktidarı, basitçe çıplak zor üzerinden yönetmiyor ülkeyi, hegemonyanın bir rıza ayağı bulunuyor. TOKİ projelerinden tutun da, tüneller, yollar, havaalanları şeklinde tezahür eden büyük yatırımlara, ekonominin halen kontrol edilebiliyor oluşundan tutun da dinsel ve milliyetçi duyguların okşanmasına, Erdoğan’ın kişisel karizmasından tutun da sadaka devleti mekanizmalarına uzanan bir genişlikte, AKP’nin geniş kitleleri arkasında toplayabilecek bir rıza aygıtını geriye kalan 15 yılda yaratabildiğini görebiliyoruz. Bu rıza aygıtının çarkları ise en çok seçim dönemlerinde dönüyor. Vergi afları, borç silmeler, iş bulmayı kolaylaştıran teşvikler, dağıtılan yardımlar, yaratılan hayali düşmanlar, büyük medya gücünün de etkisiyle yaratılabilen teyakkuz hali, bunların hepsi birden rıza mekanizmasının dişlileri olarak çalışıyor ve sandıkta AKP iktidarının elini kolaylaştırıyor.

İşte şimdi bir kez daha, AKP elindeki en güçlü silahı, sandığı kullanarak, bir kritik eşiği daha aşmak istiyor. Hem 15 Temmuz sürecini devam ettirmeyi hem uluslararası sistem nezdinde yitirdiği meşruluğunu bir halk oylamasıyla yeniden tesis etmeyi hem de inşa ettiği rejimi anayasal bir statüye kavuşturmayı hedefliyor. Eğer sandıktan istediği sonucu çıkartabilirse, büyük ihtimalle bir erken seçime de gitmek ve kafasındaki parti-devleti rejimini nihayete erdirmek gibi de bir projesi var. Peki yapabilir mi, “evet” çıksa bile, Türkiye bu haliyle yönetilebilir mi? Teorik olarak böyle bir ihtimal her zaman var ama iç ve dış koşullar bunun öyle kolay bir iş olmadığını gösteriyor. Gerek ekonomik, gerek siyasi gelişmeler, AKP’nin ve Erdoğan’ın kendi tarihindeki en zorlu uğrakta bulunduğunu ve artık yolun sonuna doğru gelinmekte olunduğunu gösteriyor.

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: gerideki 15 yıla, bütünüyle etkisizleştirilmiş medyaya, yaratılan devasa propaganda aygıtına, olağanüstü sadaka çarkına, muazzam baskılara, büyük burjuvazinin desteğine, basiretsiz ana muhalefete, arkaya alınan MHP yönetimine, sosyalist solun etkisizliğine, işçi hareketi ve toplumsal muhalefetin zayıflığına rağmen, toplumun halen en az yüzde ellisi AKP projesine angaje değil, bu ülke AKP’nin giydirmek istediği deli gömleğine sığmıyor, üstelik o yüzde elli ülkenin en eğitimli, en üretken, dünyayla en bağlantılı kesimini teşkil ediyor, tam da bu nedenle rejim cehaleti kutsuyor, cehaleti yeniden üretiyor, lümpenliği yüceltiyor ve böylelikle kendini de yeniden üretmiş oluyor.

Çuvala sığmayan bu toplamın en büyük zaafını ise örgütsüzlük ve elbette ki sınıfsal bilinçten uzaklık oluşturuyor. Bu toplamın tamamına yakını bir proje olarak AKP’yle, AKP’nin dinselleşme projesiyle, yani gericilikle, sermaye, sermaye düzeni ve emperyalizm arasında bir ilişki kuramıyor. Tam da bu nedenle, sürekli geçmişin ruhunu yardıma çağırıyor. Kimi zaman Nutuk, kimi zaman Onuncu Yıl Marşı, kimi zaman İzmir Marşı ve elbette ki hepsini kapsayacak şekilde Mustafa Kemal’in hayaleti bu toplamın üzerinde dolaşmaya devam ediyor. Yanlış anlaşılmasın, bunların hepsi, Türkiye solunun yadsımaması, bilakis sahiplenmesi gereken şeyler, Cumhuriyet’in kazanımları, laiklik, yurtseverlik, hepsi, solun toplumsallaşması açısından kaçınılmaz. Ancak buradaki mesele, tüm bunların bir tür nostalji tadında yaşanıyor olması ve slogancılıktan öteye gitmemesi. Ortada çok ciddi bir apolitizm var ve bu apolitizm, hem bu kitlelerin düzenle bağlarını koparmayı engelliyor hem de onları “laik burjuvazi” gibi birtakım illüzyonlara inanmaya ve meselenin sınıfsal boyutunu görmemeye sevk ediyor. Kuşkusuz bunda Türkiye solunun bu kitlelerle bir türlü sağlıklı bağları kuramamasından da büyük etkileri var, sol bir türlü nesnel ve öznel bariyerleri aşarak Gezi/Haziran direnişinin omurgasını oluşturan bu insanlarla sağlıklı bağlar, sağlıklı ilişkiler kuramıyor. Hal böyle olunca da apolitizm, düzeniçilik ve konformizmden öteye gitmeyen bir manzara, değişmeksizin duruyor karşımızda.

“Hayır” cephesinin merkezinde bu sözünü ettiğimiz kitle bulunurken, kendisini “milliyetçi” olarak adlandıran, doktriner ülkücü olmaktan uzak, Mustafa Kemal’le ve Cumhuriyet’e pozitif bakan, dinin yaşantısında belirleyici rol oynamadığı ve MHP’ye oy veren bir toplamın da “hayır”a eklemlendiğini görebiliyoruz. İster bölünme kaygıları, ister tek adam karşıtlığı, ister bir proje olarak AKP’ye uzaklık nedeniyle olsun, MHP tabanının ciddi bir bölümünün anayasa değişikliğine “hayır” diyeceği görülebiliyor. Bu “hayır”ın referandum sonrasında beraberinde Türk sağına ilişkin yeni örgütlenmeleri getirmesi kaçınılmaz görünüyor. Yeni bir merkez sağ arayışı ile Devlet Bahçeli’ye yönelik muhalefetin birleşiminden, başını Meral Akşener’in çektiği, Sinan Oğan, Ümit Özdağ, Yusuf Halaçoğlu’nun da eklemlendiği yeni bir siyasi oluşum 16 Nisan sonrası Türkiye’nin temel gündem başlıklarından biri olacağını tahmin edebiliyoruz.

Eş başkanları, milletvekilleri ve belediye başkanları tutuklu, kadrolarına her gün yeni operasyonların düzenlendiği, geçen seneki “hendek savaşları”nın psikolojik çöküntüsünü hala üzerinden atamamış Kürt hareketinin legal kanadının ve kitlesinin de referandumda “hayır” diyeceğini biliyoruz. Gerek CHP gerek MHP’li muhalifler, Kürtlerin “gizli evetçi” olduğu ve Öcalan’ın da, Kandil’in de aslında başkanlığı istediği şeklindeki argümanlarla milliyetçi seçmeni motive etmeye çalıştıkları için, özellikle radikal Kürt gençlerinde bu cenahla yan yana duruyor gibi görünmeye dair bir öfke olsa da, AKP’ye duyulan tepkinin Kürt coğrafyasından ezici bir “hayır” olarak somutlaşacağını tahmin etmek mümkün görünüyor. Kandil de, özellikle Rojava’nın inşasına ve statü elde etmesine odaklanmışken, zayıflamış ve hem içeride hem dışarıda meşruiyetini yitirmiş bir Erdoğan’la ve AKP’yle daha kolay pazarlık yürütebileceğini düşündüğünden “hayır” diyor. Son Newroz’daki büyük katılımın da işaret ettiği üzere, eğer seçim günü, çok büyük baskılarla sandığa gitmeleri engellenmezse Kürtlerin ezici bir çoğunluğu başkanlık sistemine hayır diyecektir.

Dolayısıyla, ortada farklı saiklerden yola çıkarak da olsa “hayır”da buluşan ama kendi “hayır”ını dillendiren çok ciddi bir toplam bulunmaktadır ve bu bizim için “iyi”dir. Çünkü herkes kendi “hayır”ını dillendirirken Türkiye solu da kendi “hayır”ının peşine düşmüş ve referandum sürecini en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmıştır. Haziran Hareketi bağlamında söyleyecek olursak, meclislerin yeniden çalışmaya başlaması, tabanın yeniden hareketlenmesi, yeni toplumsallaşma mekanizmalarının kurulması, yeni meclisler, CHP tabanıyla yakınlaşma ve onları dönüştürme açısından bakıldığında, hala bir sürü eksik ve hata olmakla birlikte, Haziran’ın iyi yolda olduğu söylenebilir.

Referandumun görünen yüzüne bakıldığında, özellikle CHP yönetiminin sağcılaşmak için aradığı zemini referandumda bulmuş olması nedeniyle, esas kavganın “sağ içi” bir kavga olduğu düşünülebilir. Taraflardan birine göre yedi düvel “hayır” için çalışmaktadır, diğer tarafa göre ise yedi düvel “evet” çıkmasını istemektedir. Taraflardan birine göre Kandil, “evet çıkarsa bittik” demektedir, diğer tarafa göre ise Kandil “evet” için çalışmaktadır. Taraflardan birine göre “hayır” çıkmazsa, diğer tarafa göre ise “evet” çıkmazsa ülke bölünecektir. Buna CHP yönetiminin söylemine nicedir damgasını vuran “dinselleşme”nin referandum süreci boyunca yoğunlaşması da eklenmelidir, Kılıçdaroğlu AKP’yle dinselleşme yarıştırabileceğini ve buradan kazançla çıkabileceğini sanmaktadır ki, bu yanılgı referandum nedeniyle daha az sorgulanır hale geldiği için belki de, ivme kazanarak devam etmektedir.

Referandumun görünmeyen yüzünde ise bizim “hayır”ımız vardır. Milliyetçilik ya da dinselleşme üzerine kurulmamış, göçmen düşmanlığı yapmayan, hamaset edebiyatına yaslanmayan, bir arada, barış içerisinde, eşit ve özgürce yaşayabildiğimiz bir ülkenin hayali adına yükselen bir ses olarak hayır. Sandığın öneminin farkında olan ama meselenin sandıkla sınırlı olmadığını bilen, tam da bu nedenle “hayır”dan sonrasına ve ötesine de bakan bir hayır. 16 Nisan gecesi nasıl bir sonuç çıkarsa çıksın, 17 Nisan sabahı mücadelenin şiddetlenerek, yoğunlaşarak devam edeceğini bilen bir hayır. Bu nedenle de 17 Nisan sabahını gözeterek örgütlenmesi gereken bir hayır.

Eğer sandıktan “evet” çıkarsa, bunun rejim güçlerine ciddi bir moral vereceği, muhalefeti ise büyük bir moralsizliğe sevk edeceği söylenebilir. “Evet”ten sonraki Türkiye, iktidarın gemi azıya alacağı ve her türlü muhalif sesi susturacağı bir Türkiye olacaktır. Parlamentonun ve diğer kurumların fiilen anlamını yitirerek, gücün sarayda ve tek adamda toplandığı böyle bir durumda, düzen içi siyaset yapmanın zemininin iyiden iyiye daralacağını ve anlamsızlaşacağını söyleyebiliriz. Dolayısıyla Türkiye solu, böyle bir durumda ne yapacağı üzerine ciddi bir şekilde kafa yormalıdır, bir ayağı hala kullanılabilir olan legal alanlara basan ama öte yandan bu olağanüstülüğe karşı olağanüstü bir örgütlenme, siyasi faaliyet yürütme, propaganda yapma hedefi olan bir stratejinin acil olarak gündeme alınması bir zorunluluktur. 

“Hayır” çıkması durumunda moral üstünlüğün muhaliflere geçeceği, rejimin ise kısa vadede baskıyı artıracak olmakla birlikte, uzun vadedeki yenilgisinin kaçınılmaz hale geleceğini söylemek mümkün görünmektedir. Türkiye solu “hayır”ın kendisine yazması, “hayır” diyen kitleyle 17 Nisan sonrasına uzanan bir bağ kurması için neler yapması gerektiğini, referandum sürecinden çıkardığı derslerle birlikte gündemine almalı ve uzun uzun tartışıp bir an önce harekete geçmelidir böyle bir durumda. “Hayır” sonrası ortaya çıkması muhtemel rehavet dalgasına izin verilmemeli, bilakis bunun daha başlangıç olduğu hatırlatılmalı, öte yandan ortaya çıkan motivasyonun, şenlikli, neşeli ama gerçekçiliğini yitirmeyen bir söylemle ve pratikle halkla buluşması, halkı örgütlemesi için gereken strateji titizlikle üretilmelidir.

Velhasıl, sandıktan ister “evet”, ister “hayır” çıksın, 17 Nisan sabahı hiçbir şey bitmemiş olacak ama sözcüğün ister olumlu ister olumsuz anlamında, “yeni” bir durum şekillenecektir. Hepimizin o yeni durumda ne yapılacağı, ne deneceği, ne söyleneceği üzerine kolektif aklımızla düşünmemiz ve o akıl üzerine inşa edilmiş bir pratiği hayata geçirmemiz gerekmektedir.