Devletin Dönüşümü, Başkanlık ve Gezi'den HAYIR'a İtiraz! - Galip Yalman

"Evet çıktığı durumda ortaya çıkacak bir yapıda herhangi bir biçimde kağıt üstünde görece biçimsel olarak güçler ayrılığı prensibi ve ona bağlı olarak yargı, yürütme, yasama ilişklerinden çok farklı bir yere savrulacağımız ortada. Onun için bu basit bir basit rejim değişikliği değil. Ne melem olduğu belli değil hybrid bir şeye geçeceğiz. Yani dünyada herhangi bir örneği olduğu tartışmalı bir başkanlık sistemine geçeceğiz." R-Aktüel | Sayı:3
2017-04-15

S:  12 Eylül’den sonra otoriter devlet aygıtının ardından 15 yıllık siyasal islamcı bir iktidar var. Bütün bu süreç devletin dönüşümünü nasıl etkiledi sizce?

Kısa bir süre önce de farklı yerlerde tekrarladığım  ve bu yeni anayasa tartışmaları başlamasından önce de söylediğim gibi  – söyleceklerimin genel olarak anayasadan bağımsız olduğunu vurgulamak için bunu söylüyrum-  OHAL ve uygulamalar başladıktan sonra ilk KHK’larda başlamıştı . Olayı sadece bir rejim tartışması olarak görmemek gerektiğini eskiden beri de söylediğim için , devlet rejimi ve siyasi rejim ikilisi üzerinden düşünmek gerektiğini yine vurgulamak istiyorum. O da teorik olarak bakarsanız  Poulantzas’tan esinlenerek söylediğim bir şey Türkiye’ye yönelik olarak. 12 Eylül sadece bir rejim değişikliği değil 82 Anayasası’na da bir rejim değişikliği üstünden bakmamak lazım. 12 Eylül Anayasası’nı ve ona bağlı diğer yasal düzenlemelerin gösterdiği şey net bir biçimde otoriter devlet biçimi içinde demokrasiye dönüş oldu ve kısıntılı bir demokrasi olduğu konusunda herkes zaten hemfikir. Ama otoriter devlet biçimi deyip çıkıyorduk işin içinden. Bir de tabi günümüzde özellikle de 2008 krizi sonrasında dünyada yaşanan kriz çerçevesinde daha ortalıkta Trump falan yokken genel olarak otoriterleşmeyle neo-liberalizmin ilişkisinin kurulmasının değişik kavramsallaştırlmaları üzerinden bir İngilizce akademik literatürde sol sayılabilinecek tartışmaların döndüğü de bir gerçek. Bir de böyle bir yanı var neoliberalizmin otoriterleşme tartışmalarının Türkiye’den bağımsız olarak.  Çünkü bu tartışmanın başladığı noktada Erdoğan henüz ılımlı bir islamcı ve de demokrasinin müslüman toplumlarda da mümkün olabileceğini gösteren bir örnek olarak ele alınıyordu. 2011 öncesi için söylüyorum bunu kabaca. Türkiye’de neoliberalizm  çok yerleşik bir durumda o anlamda neoliberal hegemonya diye tanımlamak bence doğruydu; çünkü insanlar içselleştirmişti. Farklı iktidarlar ve tek siyaset gibi bir durum söz konusuydu. A koalisyonu B koalisyonuydu Kemal derviş geldi Ali Babacan geldi bunlar bir şeyi değiştirmiyordu. Ama biraz da kestirmecelik yapıyorduk. Otoriter devlet biçimi diyorduk da neydi bu ? Neo-liberal otoriter rejim diyorduk. Şimdi ama bu tür bir tartışmanın parçası olmadan da Türkiyede özellikle de  2011- 2012 artan bir biçimde de gezi sonrasında rejimin otoriteleşmesini ifade eden bir tatışma başladı liberal çevrelerde . Kestirme söyleyelim söz ağırlığını yetmez ama evetçi denen kesimin yürüttüğü, onlar hızlı bir biçimde AKP savunusundan AKP muhalifliğine geçti büyük çoğunluğu kademe kademe. Ardından 17-25 Aralık geldi ondan sonra cumhurbaşkanlığı  seçimi. Kimse darbe olacağını öngördü anlamında söylemiyorum ama halk deyişle perşembenin geleceğinin çarşambadan belli olduğu bir süreçti bu. Benim gibi de düşünen başka bir sürü insan da vardır. İmza meselesi bir turnusol kağıdı oldu . Ocak 2016’nın içeriğinden bağımsız olarak söylüyorum. Ama bir kere ortaya çıktıktan sonra ifade özgürlüğünün yanında durduk. Turnusol kağıdı çünkü AKP iktidarının eğer kaldıysa iki lokma da olsa demokrasiye bağlı falan diye bir şeyin olmadığı da çok net hem içerde hem Batıda ortaya çıktı. Zaten bir trenddi o. Ondan bu yana da darbe olmasaydı da khklı değildi de mhk lı bir şeyler olacaktı. Bir lütuf buldu darbede  ve ondan sonra devam etti. Öyleyse bu sadece saçma sapan bir rejim değişlikliği de sistem değişikliğidir tartışmasına girmeden, siyaset bilimiyle ilginiz olmasa bile bunun anlamlı bir tartışma olduğunu düşünmüyorum. Ama birinci sınıf siyaset bilimi öğrencileri de bilir ki başkanlık sistemi denilen şey bir rejimi ifade eder yarı başkanlık başka bir rejimi parlamenter sistem de başka bir rejimi ifade eder.bunlarında kendi içinde çeşitlilikleri vardır. Varyasyonları da ülkeden ülkeye değişmiştir. Bu anlamda da sistem değişikliği ile rejim değişikliği ayrımı yapmanın abestleştiği de ortadır. Çünkü olay sadece olay bir rejim değişikliğinden ibaret değildir. Çünkü başkanlık dediğimiz şey de bir demokratik devlet biçimi çerçevesinde oluşabilir. Yani tüm toplumsal kesimlerin örgütlenebildikleri kendi çıkarlarını savunabildikler haklarını garanti altına aldıkları kendilerine göre farklı biçimde de olsa güçler ayrılığı prensiplerinin hayata geçirildikleri şeyler başkanlık sistemlerinde de olabilir. Ama ne de olsa bu rejim değişikliğidir. En klasik örnek parlamenter sistemden yarı başkanlığa geçmiştir Fransa  4.cumhuriyettten 5.cumhuriyette . Dolayısıyla rejim değişikliği illa da bir demokrasiden uzaklaşmak anlamına gelmek zorunda da değildir. Onun içinde güçler ayrılığı haklar ve özgürlükler meselelerinin nasıl tanımlandığıyla ilgili bir şeydir.

2007 yılındaki yorumları da çok net hatırlıyorum. Adeta yarı başkanlık gibi birtakım yetkilerin cumhurbaşkanına verildiği vb.tatışmalarının yapıldığı dolayısıyla da klasik bir parlamaneter sistemde pek bir yeri olmayan c.başkanına verilen yetkiler olduğu da bir gerçekti. Her şeye rağmen 82 anayasasından daha kötü bir durumdayız .82 anayasasına çok baştan itibaren eleştiren değişitirilmesi gerektiğini söyleyen özellikle de otoriter bir devlet biçiminde temelinde  ortaya çıkmış bir şey olduğu için ve onun temel özelliklerini korumaya yardımcı olan bir parlamenter sistem olduğu için karşı çıkıyoruz. Sadece seçim sistemi yüzde 10 barajı için değil çalışanların haklarını özgürlüklerini kısıtlayan düzenlemeler de dahil buna karşı burjuvazinin hiç de demokratik olmayan tavrını sürdürüğü gerçeği var tüm bunlara baktığımz zaman 12 eylül anayasasının aslında değişmesini isyeteyenleri bugün hayır dedikleri ölçüde de sanki onu korumayı istiyorlarmış gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor-AKP de bunu kullanıyır gibi. İlk bakışta böyle gözükse de bence böyle değil  gerçek  çünkü başka bir şey empoze edildiği ölçüde şimdi daha referanduma gidecek anayasa modeli onun gerçekleşmesini engellemekten başka bir şey değil. Onun gerçekleşmesini engellemenin esas amacı 82 anayasasını korumak değil 82 anyasasının zaten otoriter bir devlet biçimi veya dolayısla da özellike emekçi sınıfların gayet kısıtlı bir ortamda sendikala yaşamın gayet felç edildiği koşullarda yaşandığı gerçeğini de hatırlarsanız son 30 35 yılda . Daha özgürlükçü daha demokratik bir devlet biçimine geçisin ilk adımı olarak da görmek lazım.çok uzun bir mücadelenin ilk adımı olacaktır hayır.Ama olmazsa hatta olsa bile olduğu andan da itibaren şunu da unutmamız lazım yine 82 anayasasının bu katı kurallarını üstelik  khklarla benzemiş bir biçimde devam etiği. Mevcut duruma ne diyeceğiz anayasaya umarım öyle olmaz ama evet çıkarsa da onun devamı.

Otoriter devlet biçimlerinin literartürde de kendine özgü isimleri var faşizm de deniyor partizim denmiş askeri diktatörlükler var falan.Bunları yeni yeni tanımlamalarla zenginleşmek gereği de çıkabilir.çünkü dinamik bir şey illaki eski tarihsel koşulların ürünü bir takım isimlerini yeniden kendi gerçeğimizi ona gore tanımlamak diye bir zorunluluk yok diye düşünüyorum.Dolayısla otoriter devlet biçiminin önüne ne koyacağız meselesi geliyor.hep şu var kafamızda 82 anayasasının getirdiği otoriter devlet biçimine karşı olmamamız lazım. Minumum 61 anayasasının getirdiği koşullara dönmek lazım hatta ve mümkünse de ondan da öteye giden daha demokratik bir anayasa dolayısıyla devlet biçimi otoriter den demokratiğe geçişi sağlayıcı bir mücadele. Hep böyle düşünegeldik. Ama karşı karşıya bunlunduğumuz koşullar daha farklı gibi geliyor bana. Özellikle son 5-6 yıldır artı darbeden bu yana onun  içinde sadece hani siyah beyaz otoriter devlet biçiminden demokrasiye ya da 12 Eylülle beraber olduğu gibi tersi değil. Dolayısıyla bir otoriter rejiminden bir başkasına geçiyoruz gibi geliyor bana.şimdi onu nasıl tanımlayacağız ondan emin değilim. Ama böyle bi şey de yaşıyoruz korkum o ki evet çıksa zaten öyle olacak hayır çıksa da belli bir sure daha menegeneleri daha da  sıkıştırlmaya devam edecek bir biçimde yaşayacağımız için olay sadece rejmin otoriterlerşmesi olarak tanımlamak yeterli olmayacak. Dolayısıyla öyle bir şekilde meseleye yaklaşmanın en azından bunu tartışma gündemine getirmek gerekitğini düşünüyorum daha fazla ileri gidemiyorum.yeni bir teorik katkı yapmak noktasında olamadım henüz ama bunun üstünde durulup en azından tartışma gündeminin tartışmaya değer bir meselesi olarak güündeme getirilmesi gerektiğini düşünüyorum .

S: Başkanlık sisteminin yeniden dönüşüm hedefleniyor. Devletin yönetim mekanizmaları açısından bizi neler bekliyor?

Şimdi şu ana kadar söylediklerim yakın geçimiş ilişkin bir şeydi ve darbe bu anlamda o da tartışabilir darbe ve sonrası açısından. Sivil darbe  dedikleri şey niteliksel bir şey miydi yoksa zaten başlayan bir süreçte bir sıçrama mıydı o da tartışılabilir bence çok önemli değil o yüzden çok gerilere gittim ama geldiğimiz noktada evetin çıkması durumunda gündelik gazete televizyona bakarsanız zaten Tayyip Erdoğan’ın söylediği bir şey vardı daha cumhurbaşkanı olur olmaz’ fiiliyatı yasal bir çerçeveye kavuşturacağız’. Zaten o öyle davranıyordu yani başkanlık varmış gibi davranıyordu şimdi onu hayata geçrimeye çalışıyorlar. Böyle bakarsak şu an için bir güçler ayrılığından bahsetmek ne kadar- hatta 2010 anayasa değişikliğinin yargı siyaset ilişkilerini ne hala getirdiğini düşünürsek- mümkün? Kademe kademe bir niteliksel bir dönüşüm müydü ileri dönük bir tarıtşma mıydı tartışılır. Ama şu an da ortaya çıkan yapı onun içinde hayır önemli bence ilk aşamada çok daha zorlu bir dönemin başlangıcı olsa bile hiç değise bile bir karşı durma mücadelesi. Ama evet çıktığı durumda ortaya çıkacak bir yapıda herhangi bir biçimde kağıt üstünde 82 anaysasının sağladığı görece koruma sağlıyor mu  ama gorece biçimsel olarak güçler ayrılığı prensibi ve ona bağlı olarak yargı yürütme yasama ilişklerinden çok farklı bir yere savrulacağımız ortada. Onun için bu basit bir basit rejim değişikliği değil. Ne melem olduğu belli değil hybrid bir şeye geçeceğiz. Yani dünyada herhangi bir örneği olduğu tartışmalı bir başkanlık sistemine geçeceğiz. Zaten dünyayı batı basınından izliyorsanız sürekli olarak “cumhurbaşkanın yetkilerini arttırıcı bir değişiklik olacak” şeklinde söyleniyor, en azından Amerika ve İngiliz basınında böyle. Dolayısıyla başkanlık da değil. Trump ile ilgili olarak Amerikan sisteminde tartışmaların yaşandığı bir döneme gelmesi ayrıca ilginçtir ama bunun deminden beri söylemeye çalıştığım gibi zaten toplumda eşitsiz, asimetrik olan güç ilişkilerinin daha da ezici olacağı bir durum ortaya çıkacak. AKP’nin kendine yönelik püf noktalarıdan bir tanesi de o. Toplumsal olarak altta kalmış sınıflara sunduğu, kullanmayı pek sevmesem de, popülist politikayı hepimiz biliyoruz. Kömürden başlayıp nerelere kadar götürüyorlar. Yani şu anlamda, 30 Nisan’a kadar ÖTV vergilerinin düşürülmesi, iş adamlarının serbest kurla borçlarını ödeyebilmesi, istihdam kampanyaları gibi bir sürü mekanizmaları var. bu sadece Evet’çi bir çalışma değil, genel olarak bu toplumsal kesimlere bir mesaj veriyor: biz sizin için buradayız. Bu açıdan Evet çıktığı durumda bir miktar telafi mekanizmalarını gündeme getirse de çok daha keyfiliği yolsuzluğu nerdeyse tanımsal olarak kabullenmiş bir düzenin anayasal çerçevelerle zorlanacağı bir ortama geçeceğiz. Zaten gerçek anlamda demokratik olmayan bir devlet biçiminin daha da otoriterleştiği bir durumu nasıl isimlendireceğiz. Faşizm lafının rastgele kullanıldığı durumlarında faşizm kavramını boşalttığını düşünüyorum, faşizan daha doğru oluyor kimi yerlerde. Zira tarihsel süreçler faşizmi askeri diktatörlüklerden ayırıyor. Bunun daha nüanslı bir biçimde tartışıldığı durumlar var. Mesela Portekiz diktatörlüğünün faşist olup olmadığının tartışması yıllardır sürüyor. Bunu net biçimde ortaya koymak gerekiyor. Şunu da söylemek istiyorum, şu an anayasada önerildiği gibi seçimler 5 yılda bir olacak. Ne olacak? Görünürde gene seçimle gelen bir yönetim olacak. Gerçekten faşist dediğiniz bir düzende böyle bir uygulama yok. Bir süredir Türkiye için literatürde “rekabetçi otoriterlik” diye bir kavram kullanılabiliyor. Macaristan ve Rusya örneğinde olduğu gibi. Nasıl tanımlayıp ne isim vereceğimiz aslında ikincil bir sorun. Net olan şey ise, otoriter devlet düzeninde yaşamaya zaten alışmış, 30 küsür senelik bir süreçten sonra geldiğimiz noktada, “HAYIR” özellikle çıkarsa bunun için yeni bir mücadele zemini çıkacağını düşünüyorum. Ama Evet çıkarsa böyle bir zemin oluşması daha da zorlaşacağa benziyor. Bu durum, OHAL anayasal bir çerçeveye oturtulacağı için çok daha büyük bir sıkıntıya gireriz. Başka bir yanı da var. Bireysel kayıplar da çok yaşıyoruz. Sadece KHK ile atılanlar değil, hapislerde olanlar da var. birikerek gelen bir çok hakkımızın zorla savunalacağı bir dönem. En azından 82 anayasası içerisinde kademe kademe AHİM’e gitmeleri içeren, hukuki çerçeve içerisinde sınırlı da olsa bir mücadele hakkı veren bir yasaydı. Sınırlı bir demokratik parlamenter bir sistem vardı. Şimdi de kendine özgü, başına da ünvanlar koyduğumuz Türk usulü başkanlığa geçtik çok da bir şey değişmedi denerek.

S: 15 yıllık tek adam iktidarı bizi kanlı bir rejime doğru sürüklüyor. Şimdi bir yönetim krizi de ortada. Olası bir hegemonya krizi olur mu? Nasıl aşılır?

Hegemonya kavramını önüne gelen kullanıyor. Gramsci’ye, Marx’a sadık kalan bir terim. Sınıf temelli analizin önemli bir kavramı olan hegemonyayı kullanacaksanız bunun belli bir sınıfın egemenliğini sürdürülmesinde, iktidarda olanlarla sadece siyasal anlamda veya politik anlamda söylemiyorum, toplumsal anlamda olanlarla olmayanlar arasında rızaya dayanan bir ilişki olmasını içeriyor. 82 anayasası bence o anlamda 70’lerdeki, öyle tanımlarsanız, burjuvazinin bir hegemonya sonuna ya da hiçbir zaman kavuşamadığı hegemonik bir konuma kavuşmasını sağlardı. O hegemonik bir krizdi ancak sonradan çözüldü. Neoliberal diye ifade ettiğimiz kavrama herhangi bir ciddi zorlama gelmedi bugüne kadar. Herhangi bir siyasi partinin, kurumun böyle bir kaygısı yok. Dolayısıyla az önce bahsettiğim asimetrik ilişkilerin her krizden daha güçlü çıktığını gördük.  Mesela 2001, 70’lerden farklı olarak, çok ciddi bir ekonomik kriz yaşamasına rağmen hegemonik bir kriz yaşamadı. Ama şimdi bunun değişik aşamaları da var. Bugün geldiğimiz noktada otoriter devlet biçiminden bir başka otoriter devlet biçimine geçiş olarak yorumlamak anlamlıysa o zaman bunun görece demokratik bir rejim çerçevesinde ama otoriter bir devlet biçimde sağlanan bir hegemonyanın bir başkasına geçerken nasıl tanımlanacağı gibi soruları da beraberinde getiriyor. Bunu zaman gösterecek ama giderek daha zor boyutuna ağırlık basan bir yer olmakla beraber değişik toplumsal kesimlerin rızasını da almak zorundasınız, basit bir oy avcılığı değil bu. Türkiye’yle sınırlı olmayan boyutları da var. Bu neoliberal hegemonyanın 2008’de tükendiği gibi bir algı aşıldı. Yaşanan şeyi sadece hegemonya krizi olarak tanımlamak yanlış olur. Ama “HAYIR” çıkar ve yeni bir mücadele sürecnin başlangıcı olursa demin söylediğim bir hegemonya krizine neden oldğu ölçüde insanı cesaretlendirici yüreklendirici bir şey olur. Gezi’yi böyle yorumlamak da mümkündü ama yanlış çıktı bu görüş. Bir hegemonya krizine neden olamadı. Türkiye “toplumsal mücadele repertuarını” çok daha zenginletici bir başlangıç noktası olabilir mi diye bir soru işareti atayım ortaya. Ona bağlı olarak siyasal alanda yeni oluşumlar nasıl olur gibi soruları da beraberinde getiriyor. Şu an için geldiğimiz nokta bir hegemonya bunalımıdır diyemiyorum ama bir potansiyel var 70lerden farklı bir biçimde olarak. 70’lerden farklı olarak, o zamanlar doğrudan kendilerine yönelik bir tehdit vardı ve bu sınıflar üzerindendi. Yanlış da olabilir, işçi sınıfının bu kadar kolay yenilgiye uğraması da tartışılmalı. Neyse bu konuya girmeyelim ama bugün bir tehdit algısı varsa bu aşağıdan gelen bir dalga değil. Eğer bir kıvılcım oluşturabilirse “HAYIR”, Gezi’den miras kalan “başlangıç” devam ettirilebilir.

Soru: 2008’den bu yana süren dünya krizi çözülememiş duruyor. İngiltere’de Brexit, Amerika’da Trump gibi bir sağ yönelim söz konusu. Dünyayı nasıl yorumluyorsunuz?

Neoliberalizmin gelmesi aslında bu. Alternatifinin ortaya konulamadığı bir süreçte çözümün mevcut durum içerisinden aranması en büyük nedenlerden. Avrupa Birliği Komisyonu ve İMF çatışıyor. Yunanistan’a yeni bir borç erteleme sürecinde nasıl bir yöntem uygulansın diye tartışıyorlar. Kitlelerin Avrupa genelinde, Trump’ı bir kenara koyarak, hoşnutsuzluğunu görüyoruz. Kitle bir biçimde bu hoşnutsuzluğunu sandık önünde koyuyor. İngiltere’de bir dönem yaşamış bir insan olarak biraz daha içerden bakabiliyorum. İngiliz toplumunun, İrlanda ve İskoçları hariç tutuyorum, gündelik hayatta da sık tekrarlanan çok ilkel bir anti-Avrupacılığı var. belli bir çizgide bunu sürekli kullanır. Futboldan günlük yaşama kadar. Bunun sol varyasyonları da vardır, AB’yi sermaye olarak görür ve sol ideolojinin karşısında olduğu tespitini yapar. Sonuç itibariyle Brexit’te sandığa vurduğu gibi işsizliğin Avrupa’da eskiden beri ortaya çıkardığı “Avrupa beyaz hristiyanlarındır” algısı gene ortaya çıkıyor. Buna popülist demek caiz mi bilmiyorum. Baktığınızda geleneksel olarak işçi sınıfının partisi olduğunu iddia eden İşçi Partisi’nin güçlü olduğu yerlerde onların oy kaybedip Brexit’in kazandığını görüyorsunuz. Sermaye bu durumdan hoşnut olmadı. Fransa’da da olası bir faşist parti iktidarında da çok benzer tepkiler olacak. Bu sınıfsal tepkiyi sol değil, sağ kendine devşiriyor. Mevcut, görece daha ılımlı çerçevelerde çözülemediğini görüyoruz. Bu anlamda neoliberalizmin de yarattığı hoşnutsuzlukların dışa vurumu olarak da okuyabilirsiniz. Sol niye bundan yararlanamıyor? Yunanistan örneği ortada. Kafa tutarak başladılar ama geldikleri noktada her şeyin bedelini onlar ödüyorlar. Ama bu Syriza’nın karakteriyle ilgili bir şey değil. Avrupa Birliği örneğinde de görüldüğü gibi toplumsal gücünüzü ve mücadelenizi yalnızca kendi ülkenizle sınırlayamazsınız. İngilizler şimdi dışarı çıkıyorlar. Dışarı çıktıkları zaman çıkalım diyenlerin hayat standartlarının ne kadar iyileşeceğiyle ilgili kimsenin bir şey söylediği yok. Obir tepkiydi ve şimdi kara kara düşünüyorlar. İngiliz toplumunda dalga da geçilen bir haldı bu durum. İngiliz Başbakanı Amerikaya gitti, İngiltereye uğramadan Türkiye’ye geldi; çünkü yeni ticaret anlaşmaları yapmak zorunda. Avrupa kapitalizmi açısından da baktığınız zaman krizin süreklilik kazandığı bir ortam var ve ileriye dönük iyimser olarak bu stratejiler sürdürülürse krizden çıkabileceklerini de kimse söyleyemiyor. Bizim kemer sıkma diye çevirdiğimiz ‘politics of austerity’ sürdürüldüğü sürece bunun bedelini ücretli çalışan kesimler ödüyor. Böyle olunca açığa çıkan memnuniyetsizlikten kısa vadede aşırı sağ yararlanmış oluyor. Sonuç olarak da aşırı sağın rtaya çıkardığı kurumlar, politikalar neyse bunların yolunu izliyor gibi gözüküyor dünya.

Son olarak da ekonomik, siyasi ve düşünsel anlamda liberalizmin darbe aldığı görülüyor. Liberalizmin yerini alan da daha otoriter, milliyetçi, korumacı diye ifade edilen daha sağ oluyor. Bunun yanındaysa sol iki tarafta da duramıyor. Ne neoliberalizmle ne aşırı sağ ile uzlaşıyor, kendi yolunu açmaya çalışyor; ama bir türlü ağırlığını koyamıyor. Toplumsal tabanı hiç yok değil. Amerika’da bile Bernie Sanders ortaya çıktı. Avrupa solunda da belli bir ağırlık var; ancak solun olayları şekillendirebilecek bir noktada olmadığını gözlemlemek mümkün.

S: Syriza ve benzeri iktidarların ortaya çıkması etkili bir alternatife dönüşebilecek mi? Nasıl dönüşecek.?

Buradan baktığmızda kızıp yerin dibine batırsak da Chavez’le başlayıp Lula’yla devam eden kimilerinin ‘pembe dalga’ dediği kimilerinin yeterince solcu bulmadığı birçok sol iktidar ortaya çıktı. Bir sonraki aşamada da Syriza’lar, Podemos’lar ortaya çıktı ya da çok eleştirilse de İngiltere’de olabilecek en sol çizgide bir isim İşçi Partisi’nin lideri oldu. Bunların iktidara geldikten sonra yaptıkları ayrı tartışmalar ancak uzaktan bakınca burada hiç karşılığı olmayan ve imrendirici durumlar. Eleştirmeyelim anlamında söylemiyorum ama Syriza gibi bir partinin hangi koşullarda iktidara gelebildiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Yoktan doğmuş bir Podemos’un geldiği noktayı, farklı ve sol progrmalarla iktidar adayı oluşlarını incelemek lazım, enternasyonalist bir tavır geliştirmek lazım. Onları ortaya çıkaran koşulları burayla farklarını anlamlandırmak lazım ardından eleştirebilirsiniz. İleriye dönük yeni açılımlar için de bu bilgi birikimine ulaşmak çok gereklidir. 90’ların sonu Latin Amerikasıyla 2008 krizi sonrası Avrupa’sını da aynı kefeye sokmamak lazım neler ortaktı neler farklıydı bakmak lazım.

S: Türkiye’deki muhalefete gelirsek yoğun bir HAYIR dalgası ortaya çıktı. Bu referandum sonrası için içerisinde ne gibi imkanlar taşıyor?

İhtiatlı yaklaşalım elbette, ancak aldığımız izlenim cesaretlendirici. İzlenimim bu süreçte iktidar kendi açısından hoşnut değil gidişattan. Yazdıklarından, söylemlerinden anlaşılan huzurlu değiller.