Memleketi Kurtarmak İçin Lenin ve Che'ye İhtiyacımız Yok ! - Selçuk Candansayar

Bu yüzden bana göre ilk yapmamız gereken galiba Lenin’ e Che’ ye ihtiyacımız yok demek. İkincileyin de şöyle yapın diyenlere sen yap diye yanıt vermekle başlayabiliriz diye düşünüyorum. Devrimcilik, insanın önce kendinde devrim yapması demek. Burada da yukarda söylediğim süreç geçerli. İnsana devrimci olana kadar bu çok zor ve imkânsız gibi gelir ama bir kere kendinde devrim yapabilen, sonra öylesine bir özgürleşme yaşantılar ki, nasıl olup da bu güne kadar yapamadığına şaşırır.
2017-01-12

Toplum, ülkede olup bitenler karşısında nasıl reaksiyon veriyor, nasıl algılıyor sizce? Sağda solda durmadan patlayan bombaların korku ve sinmeye neden olduğu aşikar. Ama ülkede her şeyin kötüleşmesiyle bir eşiğin aşılmaya başladığını, öfke ve değişim arzusunun öne çıkmaya başladığını söylemek mümkün mü?

Böylesi büyük kriz dönemlerinde toplumun nasıl bir tepki vereceğini, gidişatın nereye doğru evrileceğini öngörmek her zaman mümkün değil. Dahası böyle bir öngörü ihtiyacının olması bile başlı başına belirsizlik içinde yaşadığımızın kanıtı. Toplum dediğimiz yapı kendi içinde çok sayıda birbirine zıt gelişmenin iç içe etkileştiği bir hareketlilik hali. Bir de toplumsal süreçlerle ilgili çok önemli bir özellik daha vardır. Grupların, güçlerin toplumsal değişim için uyguladıkları stratejiler, her zaman onların umduğu sonuçları doğurmayabilirler. Demem o ki, siyasal alanın aktörlerinin niyetleriyle, eylemlerinin sonuçları birbirine çok ters olabilir. Korku ikliminin yayılmasının toplumda çaresizlik duygularını artıracağını ve bu yolla insanların kendisine daha çok destek vereceğini uman bir iktidar, tam aksine yayılan korkudan kendisini sorumlu tutan bir kamuoyu ile karşılaşabilir.

Niteliksel değişimleri tanımlayan benim çok sevdiğim bir açıklama var. Niteliksel değişimler olana kadar kimsenin olmasını beklemediği, ama olduktan sonra da geriye dönüp bakanların bu değişimin nasıl da kaçınılmaz olduğunu gördükleri durumlardır.

Yine de Türkiye için bir uzun zamandır kaynayan değişim kazanının basıncının hiç olmadığı kadar arttığını gösteren işaretler çok. Bu gün iktidardakilerin başlangıçtan beri niyetlerinin Türkiye’ nin siyasal sistemini değiştirmeyi amaç edinmiş bilinçli ve kontrollü bir strateji uyguladıklarını söylemek, iddia etmek var olan krizin doğru okunmaması anlamına gelir, bana göre. Oysa kapitalizm ne kadar sıkışırsa ve krize girerse yöneticileri faşizm ipine o kadar sıkı sarılır, ilkesiyle baktığımızda olan biteni daha iyi değerlendirebiliriz, diye düşünüyorum.

Bu durumda sormamız gereken soru şudur; Türkiye toplumu ağırlıklı olarak faşizm koşullarında yaşamayı benimseyecek insanlardan mı oluşuyor, yoksa faşizm ancak toplumun geniş kesimlerini baskı ve zulüm altında tutarak mı ayakta kalabilecek? Burada da bir eşikten söz etmek gerekiyor. Faşizm bir eşiği aştığında artık benimsemeyenlerin, karşı çıkanların bile seslerini çıkaramayacakları bir baskı makinası işlemeye başlıyor. Yani, faşizm öyle insanların ezici çoğunluğunun kolayca benimseyecekleri, onaylayacakları bir düzen olarak meşru, demokratik yollarla iktidara gelmiyor. Her türlü hile, propaganda, kumpas, geçici ittifaklar, kirli ilişkileri kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalışıyor. Ama bir kere iktidarı ele geçirirse bu kez toplumun ezici çoğunluğuna kendisini kolayca benimsetiyor. Görünen o ki, bu makinanın dişlilerini çevirecek olan önümüzdeki başkanlık sistemi, rejim değişikliği süreci.

Türkiye en az kırk yıldır açık çatışmalar ve şiddet içinde ekonomik yapısının değişimini yaşıyor. Ancak özellikle son bir kaç yıldır (miladı 2013 Gezi diye de koymak mümkün, 2010 referandumu olarak da) ciddi ve kanlı bir rejim krizi yaşıyor. Yönetici egemenler arası ittifaklar hızla çözülürken, sermaye sahipleri arasında da paylaşım savaşları içinde çıkılmaz bir hale gelmiş durumda. Bu sürece eşlik eden ( ya da bir bileşeni olan) Suriye merkezli dış sorunlar açık savaş koşullarını doğurmuş durumda ve büyük bir ekonomik kriz var.

Bu dinamikler, kanlı ve şiddet odaklı bir faşizm ile özgürlükçü isyanlar, mücadeleler arasında bir sarkaç oluşturdu, diyebiliriz.

Tüm bu olumsuzluklar karşısında, AKP'ye oy veren insanlar nasıl etkileniyor? AKP'ye oy veren insanlar denilince ilk akla gelen 'sosyal medyada nefret kusanlar geliyor'. Bu nefret toplumun ne kadarında hakim ve AKP'ye oy verenleri ne kadar temsil ediyor sizce?

Öncelikle sosyal medyada nefret kusanlardan başlayalım. Özellikle twitter da ayrımcılık ve nefret suçu işleyen ve sanal linçleri yürüten hesapların çok büyük bir bölümünün şu ya da bu şekilde iktidarla organik ilişki içinde olan ve twitter ı bir iş olarak kullanan hesaplar olduğunu bilmemiz gerekli. Bir tür sanal algı mühendisliği olarak tanımlayabiliriz. Bu hesaplar AKP yi övmekten çok muhaliflerini değersizleştirmek amacıyla yönetiliyorlar. Ben twitterın ve orada yürütülen bu propaganda savaşlarının toplumun geniş kesimlerine bir yansıması olduğunu hiç düşünmüyorum. Tersine bu günkü haliyle twitter, AKP muhaliflerinin morallerini bozmaya ve orada kendilerine edilen küfürleri sanki toplumdan geliyormuş gibi algılamalarına yarıyor. Demem o ki AKP muhalifleri twitter da mücadele ederek hem enerjilerini boşa harcıyorlar, hem de toplum hakkında yanlış izlenimlere kapılıyorlar. Bu konuda önerim AKP muhaliflerinin twitter ı AKP trollerine bırakmaları ve twitter kullanmamaları. Dahası bunu ciddi bir kampanya olarak yürütmeliyiz diye düşünüyorum.

Gelelim sorunun ilk bölümüne. AKP’ ye oy veren insanların bu dönemde ciddi bir açmaz içinde olduklarını düşünüyorum. Bana göre bu gün en dünyadan bihaber AKP seçmeni bile olup bitenlerde AKP ve RT Erdoğan’ ın sorumluluğu olduğunun farkında. Üstelik bu durum sadece AKP seçmenleri için geçerli değil, AKP yöneticileri ve milletvekilleri içinde böyle. Bazı gözlemciler, Mecliste yapılacak Anayasa değişikliği oylamasının, gerçekten milletvekillerinin oylarını gizlice kullanabilecekleri koşullarda yapılması durumunda evet oyunun 250 yi bulmasının bile mümkün olmadığını söylüyorlar. Daha önceki oylamalarda olduğu gibi, AKP, kendi milletvekillerine güvenmeyecek ve Anayasa değişikliği oylamasında vekillerin evet oyu verdiklerini kanıtlamaya zorlayacak. Bu hal bile AKP’ ye, RTE’ ye gönüllüce bağlı olanların sayısının aslında ne kadar az olduğunu göstermiyor mu? Son ABD seçimleriyle daha çok kişinin öğrendiği bir seçmen tipi var, ABD’ de. Aslında seçimlerde oyunu Cumhuriyetçilere veren ama ortamlarda Demokratlara oy verdim diyen gizli Cumhuriyetçi tiplemesi. Ben Türkiye’ de de hem mecliste hem sokakta başına bir şey gelmeyeceğinden emin olsa oyunu kesinlikle AKP’ ye vermeyecek, çok sayıda gizli AKP (RTE) muhalifi olduğuna inanıyorum. Mesele onların cesur olmalarını ummak değil, onların korkmadan yaşamalarını sağlayabilecek bir siyasal alanın oluşmasına çaba harcamak olmalı.

Toplumdaki bu tablo karşısında bir muhalefet odağının yoksunluğuna siz de işaret ediyorsunuz. Mahallede, iş yerinde, sokakta, okulda insanların güven arayışına, değişim arzusuna yanıt verecek bir muhalefet odağının inşası nasıl başarılabilir? Yazınızda işaret ettiğiniz 'politik stratejinin' belirlenmesinde, muhalefetin merkeze alması gereken noktalar nelerdir?

Bu sorunun yanıtını bilseydim Lenin olurdum, Che olurdum! Yanıta böyle başlamamın bir nedeni var. İlki açık, net ve hemen uygulanabilir bir yanıtım yok. İkincisi ise maalesef özellikle sol muhalif çevrelerde gördüğüm ve beni çok üzen/ düşündüren bir duruma gönderme yapma isteğim. Biz hepimiz, bu mücadelenin Lenin’ i olmak istiyoruz, neredeyse hiç birimiz mücadelenin sıradan bir üyesi olmayı kendimize yediremiyoruz. İstemekle de kalmıyoruz çoğu zaman öyleymişiz gibi davranıyoruz.  Hani Mahir, Deniz bile handiyse kesmiyor bizi. Devrimin liderlerine hayran olmak, onlara özenmek, onları örnek almak istemek, çok değerli ve yararlı. Onların hayatlarını öğrenmeliyiz.  Ama öyle olmuyor, sanki onlar da annelerinden o lider halleriyle doğmuşlar da hep lidermişler sanıyoruz. Lenin’ in nasıl olup da sıradan bir Rus iken kendinde devrim yaparak Lenin olduğunu öğrenmemiz gerekli. O zaman kendimize Lenin  muamelesi yapmaktan vazgeçebiliriz. Böyle yapmayınca,  çoğumuz habire yapılması gerekenleri sayıp duruyoruz, ama kendimiz bir şey yapmadan. Bu halimizin kendimize güven duymamamızla yakın bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Paradoks gibi görünebilir ama durum böyle. İnanmadığımız bir amaç için uğraşmak gibi bir hal. Alakasız gibi görünse de bir örnek vereyim; CHP’ de neredeyse her üye CHP nin tek sorunun liderlik olduğunu ve kendisi lider olursa CHP’ nin şahlanacağını düşünüyor. Belki de tam da bu yüzden CHP’ de bitmek bilmez bir liderlik sorunu ve durmadan vasıfsız lider sorunu sürüyor. Falanca ilin filanca ilçesinin ilçe başkanı, ilçesinde üye sayısını artırmak, üyeler arası işbirliği ve dayanışmayı geliştirmek, eğitim programları yürütmek yerine, partiye kim genel başkan olursa partinin çok oy alacağına daha çok kafa yoruyor ve mesai harcıyor. Açıkçası sosyalistlerin, devrimcilerin durumu da sosyal demokratlardan farklı değil. Kürtler için durum daha da böyle.

Bu yüzden bana göre ilk yapmamız gereken galiba Lenin’ e Che’ ye ihtiyacımız yok demek. İkincileyin de şöyle yapın diyenlere sen yap diye yanıt vermekle başlayabiliriz diye düşünüyorum. Devrimcilik, insanın önce kendinde devrim yapması demek. Burada da yukarda söylediğim süreç geçerli. İnsana devrimci olana kadar bu çok zor ve imkânsız gibi gelir ama bir kere kendinde devrim yapabilen, sonra öylesine bir özgürleşme yaşantılar ki, nasıl olup da bu güne kadar yapamadığına şaşırır.

Hayatımızın her alanında, kurduğumuz her ilişkide yeniden ve yeniden korkmamanın da mümkün olduğunu gösterebilirsek, insanların korkularından sıyrılmalarının önünü açabiliriz.