AKP'nin Korku Siyaseti ve HAYIR- Önder İşleyen

2017-01-25

Avrupa’nın sağ populist-faşist Partileri geçtiğimiz hafta ‘yeni bir Avrupa’ sloganıyla düzenledikleri kongrede bir araya geldi. Trump ve Brexit kararını ‘eski dünyanın çöküşü ve yeni bir dünyanın doğuşu’ olarak değerlendiren faşist Parti temsilcileri, Trump’tan sonra sıranın Avrupa’da olduğunu dile getirdi. ABD ve Avrupa merkezli olarak bir süredir faşist partilerin yükselişine tanıklık ediyoruz. 2008 krizi sonrasındaki ilk ilerici isyan dalgalarının geri çekilmesinin ardından, sağ populist-faşist siyasetlerin yükselişi hızlandı. Otuz yılı aşkın zamandır amansızca uygulanan neoliberal politikaların yarattığı adaletsiz ve yıkım karşısında biriken tepkiler, yerleşik sistem karşısında faşist akımlara yöneliyor. Trump’ı ABD Başkanlık koltuğuna oturtan ve Avrupa’da esen bu rüzgar kriz koşullarında artan belirsizlik karşısında insanların korku ve endişelerini güçlü liderler etrafında toplayabiliyor.

***

Bu faşist yükselişi, kriz sonrasındaki geçiş döneminin bir sapma noktası olarak görme eğilimleri de var. Çöken sistemin yeniden formatlanma arayışlarının sürdüğü bir evredeki bu kabarma eğiliminin geçici olacağı ve küresel-liberal demokrasinin yeni kurumlarıyla bu sapmayı ortadan kaldıracağı ifade ediliyor. Sistemin nasıl restore edileceğine ilişkin hayli iyimser yaklaşımları bir yana bırakırsak, bu faşist akımların yükselişinin gerçek nedenlerini de görmek mümkün olabilir. Faşist akımların yükleşinin kaynağında küreselleşmenin yarattığı adaletsizliğin derinleşmesine karşı duyulan sınıfsal tepkiler var. Gelir kaybı ve iş kaybının yarattığı belirsizlik, korku ve endişe faşist akımlar tarafından köpürtülüyor. Bir anlamda korku ve endişeyi yöneterek güçleniyorlar. Göçmen karşıtlığı üzerine inşa edilen bir nefret siyaseti eşliğinde güvenlik ve güvence kaynağına dönüştükleri ölçüde, sistemin merkezi karşısında alternatif olarak öne çıkabiliyorlar. Buradan bakıldığında isyan hareketlerinin kurucu-alternatif teşkil eden bir noktaya evrilmeden geri çekilmesinin yarattığı boşluktan söz etmek mümkün. Bu da esasında bir ütopya noksanlığına, umut azalmasına işaret ediyor. Faşist sağın yükselişi karşısında, küresel-liberal demokrasinin restorasyonu yönündeki sistem içi tartışmalar bir yana, bununla baş edebilmek asıl olarak isyan hareketlerinin yeni umut dalgaları içinde bir seçenek olarak büyütülmesine bağlı.

***

Referandum tartışmalarına bu açıdan baktığımızda kimi benzerlikler bulmak mümkün. AKP, iktidarının ilk dönemlerinden itibaren toplumun değişim talebini de arkasına aldı. AKP, eski birikmiş sorunlardan ülkeyi kurtaracak ve demokratik bir değişimi gerçekleştirecek bir vaatle ortaya çıkarak, tüm kritik adımlarını buna dayanarak attı. Dolayısıyla da gelecek ve değişim vaadinin toplumdaki muhatabı olabildi. Gelinen noktada ise AKP’nin gelecek tasarımından söz edebilme kapasitesinin tamamen tükendiğini görüyoruz.  İktidarını, siyasal İslamın çürümüş statükosunu korumak ve güçlendirmek için elinde kalan tek silahı korkuyu köpürtmek ve yönetmek. Numan Kurtulmuş’un, ‘referandum boyunca terör saldırıları ve suikastlar olabilir. Eğer referandumdan evet çıkarsa bunlar tümüyle kesilir’ minvalineki sözler tam olarak bunu işaret etti. AKP, 7 Haziran’dan sonra şiddet dozunu yükselterek, ülkeyi sürekli içerde ve dışarıda savaşın içinde tutarak ve bunun sonucunda patlayan bombaların yarattığı şok ve dehşet yaratarak toplumu kendi etrafında seferber etti. Referandumdaki tek silahı da bu.  O yüzden, AKP’nin ilk kampanya filminde oynayan Rıdvan Dilmen ve diğerleri de ‘güç’ vurgusuyla evete çağrı yaptı.

***

AKP’nin korku siyasetiye beklediği sonucu alması da 1 Kasım kadar kolay değil. Bir yılı aşkın zamandır süren şiddet, güç ve istikrar algısını besleyen değil zedeleyen bir noktaya evrilmiş görünüyor. Öte yandan 1 Kasım’da toplumun geneli açısından hissedilmeyen bu baskı artık tüm topluma yayılmış bir bıkkınlığa da dönüşmüş durumda. AKP, referandumda Hayır’ı baskılamak ve onay potansisyelini arttırmak için mutlak şekilde ekstra/şok edici hamleler yapmaya çalışacaktır. Bu adımların nasıl sonuç vereceği ise toplumdaki bu bıkkınlık ve yorgunlukla birlikte muhalefetin buna vereceği yanıtlarla da ilgili olacaktır.

Muhalefetin taktikleri itibariyle baktığımızda, AKP’nin korku siyasetine yanıt verebilecek bir düzeyden çok tersten onu besleyen yanlarının da olduğunu söyleyebiliriz. Ortalıkta birbirinden farklı felaket senaryolarından başka bir şey konuşulmuyor. Kuşkusuz ki güllük gülüstanlık bir ülkede yaşamıyoruz. Felaketin ve AKP iktidarının tek adam egemenliğinde sürdürülmesinin yaratacağı risklerin anlatılmasına ihtiyaç var. Ancak muhalefetin yalnızca bunu yaparak AKP’nin korku siyasetini alt edebilmesi de mümkün değil. Bunun ötesine geçerek toplumdaki değişim talebini arkasına alabilecek pozitif bir siyasete ihtiyaç var. Ütopya noksanlığının ve umutsuzluk dalgasını kıracak, değişmezlik algısını kıracak bir gelecek tahayyülü ile beslenen Hayır çizgisi, referandumla da sınırlı olmayan yeni bir başlangıç çizgisini temsil edebilir. O yüzden Hayır’ın içindeki umudun, başlangıcın, ütopyanın, yeni bir yaşamın ortaya serilebildiği, Türkiye’nin yarınına dair bir alternatifin de ortaya koyulabildiği bir mücadele ile yalnızca referandumu değil geleceği kazanacak kapıyı aralamak her zamankinden daha mümkün.

Umut, saf bir iyimserlik değildir. Umut ancak eylemle çoğalabilir. Ve iyimserliğin pasif beklentisinin aksine umut sorumluğa çağırır, umut eyleme sürükler… Hayırımızı adım adım umut dalgalarına dönüştürerek büyütelim…