Türklük-Kürtlük ve Sol - Emir Yıldız

2018-01-10

H.Kaplan’ın HDP’nin Eş Genel Başkanlığı konusunda ‘Demirtaş’ın boşalttığı koltuğa hiçbir Türk gözünü dikmesin’ açıklaması sarsıcı bir tartışmanın kapısını araladı. HDP’nin ‘kınama’ mesajının ardından H.Kaplan, HDP’ye ‘Kürt halkının oylarını hatırlatarak’ istifa etti. Eş Başkanlık koltuğuna kim oturacak üzerine yapılan bu tartışmanın H.Kaplan tarafından etnik bir ayrıma tabi tutulması hem HDP içinden hem de HDP dışından tepkiyle karşılandı.

*

H.Kaplan’ın çıkışı sonrasındaki tepki ve desteklere bakıldığında da görülüyor ki bu tartışma, Eş Başkanlık koltuğunda –hangi etnik kökenden- kimin oturacağının da ötesinde HDP’nin yeni dönemde nasıl konumlanacağına ilişkin bir derinliği de işaret ediyor.

HDP,  AKP ile Kürt hareketi arasındaki müzakere sürecinin içinde anlam kazanmış bir projeydi. Türkiyelileşme olarak ifade edilen siyaset bu sürecin bir parçası ve ihtiyacı olarak öne çıkmıştı. HDP’nin Batıda etkili bir özne olarak konumlanması ve bunun için Kürt hareketi dışındaki güçlerle birlikte ‘demokratik ulus’ paradigmasının bir parçası olarak hayat bulması Kürt hareketinin bütünlüklü yöneliminin bir parçasıydı. Radikal demokrasi, çoğulculuk gibi kavramlarla ifade edilen ve solun yerine –ve elbette solu da yutarak- ikame edilmeye çalışılan politika bu çerçeve içinde şekillendi.

Müzakere sürecinin sona ermesi, Kürt hareketinin Suriye’deki –bir tür- devletleşme biçimindeki gelişimi doğrultusunda HDP’yi var eden ve anlamlı kılan bu çerçeve dağıldı.   

Kürt hareketi, Orta Doğu –Rojava- merkezli bir strateji doğrultusunda ve buradaki devletleşme/statü oluşturma imkanı etrafında yeni bir çerçeveye oturmuş durumda. Orta Doğu’daki –ittifak ve stratejiye bağlı- konumlanışın belirleyici olduğu biçimde bölgesel bir siyaset etrafındaki yeni çerçeve doğal olarak HDP’nin oturduğu zemini de ortadan kaldırıyor. Bu durum, savaş ve iktidarın saldırıları doğrultusundaki yaşadığı zayıflığın ötesinde HDP’nin ideolojik bir krize sürüklenmesine neden oluyor. Bu ideolojik kriz –aynı zamanda küreselleşme süreciyle de iç içe geliştirilen- kimlikler temelli çoğulculuk, radikal demokrasi etrafındaki tezlerin de krizi ve yenilgisi anlamına geliyor.

HDP'de, Kongre öncesinde H.Kaplan’ın paylaşımıyla başlayan tartışmanın arkasında da temelde bu ideolojik kriz ve ondan doğan yeniden konumlanma sorunu var. H.Kaplan-Sırrı Süreyya derken asıl mesele Kürt hareketinin yeni çerçevesi içinde HDP’nin yeniden nasıl konumlanacağı sorusu olarak görünüyor. Bunun işaret ettiği tartışmalar ve kırılmaları bir yönüyle HDP’nin kendi iç meseleri olarak görerek tartışmanın bu kısmını burada kesebiliriz.

*

Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan birisi ise ‘Kürtlük-Türklük’ üzerinden tanımlamalar eşliğinde siyasetin tartışılmasıdır. H.Kaplan’ın twitterdaki paylaşımı üzerinden haklı olarak böyle bir tartışma yapılarak tepki gösterildi. Ancak mesele H.Kaplan ile sınırlı görülmemeli. Hatırlanırsa Irak referandumu sırasında, ÖDP’nin ‘bağımsızlık değil birleşik ve demokratik Irak’ tutumu, bir politika önerisi olarak tartışılmanın ötesinde, ‘Türklük sözleşmesi’ gibi etnik bir tepkiye indirgenmeye çalışılmıştı! H.Kaplan’ın yaptığından hiç de farkı olmayan bu bakış, aynı çevrelerce benzer bir tepkiye de neden olmamış aksine neredeyse alkış tutulmuştu! Hatta kimileri bu ‘Türklük Sözleşmesi’ üzerinden akademik (!) tahlillerle Kürt hareketinden bağımsız duran solu –hem de hiç utanmadan- AKP/MHP cephesinin dolaylı bir parçası ilan edebilmişlerdi. O yüzden bu politikanın etnik bir temelde ele alınmasının yeni ve salt H.Kaplan’a ait bir durum olmadığını hatırlatmış olalım!

Kürt hareketinin bir ulusal nitelikli hareket olarak önceliklerini de bu temeldeki çıkarları oluşturuyor. Bu aynı zamanda hareketin stratejik konumu ile belirli biçimler alabiliyor. HDP’nin Türkiyelileşme açılımı ve şimdi Orta Doğu merkezli siyasetin sonucu bölgeselleşme çerçeveleri bunun parçası. Sol hareketin, ulusal hareketin sınırlarında/onun parçası haline gelerek siyaset yapmasının yanlışlığını uzunca zamandır vurguluyoruz. Bunu doğru bulanlar da az değil! Bu konulardaki farklılıklar üzerine epey tartışıldı. Ancak gelinen noktada bir noktayı hatırlatmak gerekiyor. Sol, devrimci hareket kendi bağımsız siyasetiyle bir güç haline gelemediği koşullarda, Kürt hareketi ile birleşerek –onun siyasetinin parçası haline gelerek- sol adına bir şey başarılması mümkün değil. Kürt hareketinin demokratik potansiyelinin etnik milliyetçilikle körleşmesinin önüne geçebilmesi de ancak bağımsız sol bir siyasetin güçlenmesinin bir sonucu olabilir. H.Kaplan’ın çıkışının diğer tartışma noktalarıyla birlikte sol adına en önemli sonucu bu olmalı! Kürt hareketinin bugün Orta Doğu düzleminde girdiği yeni yönelimin ve ABD ile ittifakının yaratacağı sonuçlar düşünüldüğünde bugün yapılması gerekenler daha açık biçimde ortada duruyor! Görmek isteyene!