Faşizm, Üçüncü Reich’ın “Yeni Ruhu” ve Üniversiteler - Kansu Yıldırım

2018-01-12
Faşizm koşullarının en belirgin ve patolojik özelliklerinden birisi iktidarın kibridir. Seçkinlerle (büyük sermaye, aristokratlar, vb.) içli dışlı olup, söylemini seçkincilerin aleyhine kullanan bu kibir, sahte ve rövanşist niteliğe sahiptir. Kendilerinden önceki hükümetlerle “hesaplaşırken” onlarla alay da geçen faşist iktidar, sahte “anti-burjuva kini” ile mağduriyetin sentezlendiği kibir eşliğinde politik birliği sağlamaya çalışır. Çünkü Paxton’ın belirttiği üzere “[F]aşizm, halkın çöküşü, aşağılanışı ya da mağduriyetine dair takıntılı bir fikir”dir.

Kibrin ağırlığını en çok hissettirdiği kurumlardan birisi üniversitelerdir. Ancak kibir sadece bir fenomendir; ne ahlaki ne vicdani ne de utanma gibi moral bir sebepten kaynaklanır. İktidar, kurumlardan ve personelden politik birlik projesini gerçekleştirecek bilgiyi ve itaati bekler. Ne var ki, bu süreç çatışmalı ve gerilimlidir.

Adorno’nun “bilginin iktidarla ilişkisi sadece uşaklıkla ilgili değildir” saptaması, bilgi ve iktidar arasındaki gerilime ve asimetriye bir vurgudur. Egemenler bilginin gücünün, yol açabileceği dönüşümün ve yaratacağı tehdidin farkındadır; egemenliklerini tehlikeye sokacak bir bilgi politik savaşın gerekçesi olabilir. Sürgün, sansür, tutuklama, ihraç, vd. eşliğinde iktidarın ve bilginin üretildiği kurumların konumları muhafaza edilir, sınırları hatırlatılır.

Öte taraftan üniversitelerin ve enstitülerin ideolojik yeniden üretimdeki işlevleri de göz önünde bulundurulmak zorundadır. Kamuoyunda sözcü gibi çalışacak, kurumlarda gözcülük yapacak, en önemlisi “siyasi polis” işlevi yürütecek kadroların varlığına ihtiyaç vardır. Bilimsel çalışmanın niteliğinden ziyade, “ideoloji memurluğu” görevinin bilfiil yerine getirilmesi gereklidir.

Schmitt’in formülü özetleyici sayılabilir: Üçüncü Reich’ın bileşiminde devlet (Staat), hareket (Bewegung), halk (Volk) yer alır. Üçüncü Reich’ın öznesi “halk”, politik birliği “devlet” ve her ikisine ifade kazandıran “hareket”tir. Tüm kurumlar gibi üniversiteler ve bilimsel kadrolar da bu üçlünün lehim noktaları arasındadır. ‘Tek’lik olgusu üçlü formül söz konusu olduğunda somutlaşır.

Belki bir tür “entelijansiya savaşı” olarak ifade edeceğimiz bu süreç, üniversitelerin “özerk” bir kurum olmadığını, ‘tek’liğin parçası olduğunu, bilimsel kadrolardan “partizanlık” beklenildiğini hatırlatır. Buradaki partizanlık, tüm kadroların iktidar partisi ve hareketin mensubu gibi davranmasını arzulayan bir pozisyondur. “İnsanların partizanlığı” şeklinde bu profili nitelendiren Hobsbawm, bilimi bir “kurum ya da otoritenin gerekliliklerine tabi kılmaya istekli olmanın” yanında, “bilimin iktidara bağımlılığını aktif biçimde savunan görüşün” varlığına dikkat çeker. Bu görüşü savunmayanlara, hatta hayırhah tutumda olanlara müsamaha gösterilmez.

Üçüncü Reich’da akademinin durumunu Ian Kershaw’ın Hitler biyografisinden hatırlayabiliriz: Nisan 1933’te çıkarılan yeni devlet memurluğu yasası ile üniversite profesörlerinin tasfiye edilmesi, akademisyenlerin işten çıkarılması hız kazandı. 1930’ların Almanya’sında uzun sansür listeleri oluşturuldu; “materyalist” veya “milli şuur” açısından dejenere bulunan kitaplar toplatıldı ve yasaklandı. Brecht, Einstein, Döblin, Tucholsky, Kastner, Zuckmayer, Remarque, Freud’un eserleri “kültürel Bolşevizm” veya “ahlaki çöküş” olarak değerlendirilip yasaklananlar arasındaydı.

1933 yılının Almanya’sında üniversitedeki bu vaziyet, politik iklimden bağımsız değildi. Mart 1933 yılında Nazi diktatörlüğünün başlangıcı kabul edilen, Hitler’in meşhur “48’inci madde”ye erişimini sağlayan ve kanun hükmünde kararname yetkisi veren politik iklim üniversitelerde de ifadesini buldu. Führerprinzip ilkesine göre organize edilen devlette, Führer sadece lider değil, filozof liderdi (the Philosopher Führer).

Üçüncü Reich’ın “yeni ruhu” bilimsel kurumlardan ve kadrolardan faşist rejimle özdeşleşmesini istedi. Mayıs 1933’te Freiburg Üniversitesi Rektörü sıfatıyla konuşan M. Heidegger “olumsuz akademik özgürlüğü arkasında bıraktığını”, “kendisini völkisch devletin hizmetine adadığını” söylemişti. Başka kurumlarda ise işler farklıydı. “Kendi temizliğini yapan” Prusya Devlet Akademisi, kurumda kalan öğretim üyelerinden “rejime bağlılıklarını” ilan etmelerini istedi. O dönem Thomas Mann ve Alfred Döblin bunu reddedenler arasındaydı. Üçüncü Reich’ın “yeni ruhu”nu eksiksiz simgeleyen hadise Opernplatz’ta sansür ve yasak listelerine geçen kitapların 10 Mayıs’ta yakılması oldu.

12 Eylül Askeri Darbe sonrası yine bu perspektifle incelenebilir. Neoliberal dönemin özgün ve otantik düşüncesini üretme aşamasında Aydınlar Ocağı ve çevresi ideolog rolünde Türk-İslam Sentezinin eklektik lakin kolay alımlanır formunu oluşturdu. Yeni dönemin ekonomi-politik yapısıyla uyumlu düşünce formunun kök salması içinse tüm hasımların üniversitelerden ve kurumlardan “temizlenmesi” gerekliydi. “1402’likler” olarak anılan tasfiye süreci, yeni bir görüşünün kökleşmesinde karşı-hegemonik direnç noktalarının “temizlenmesi” anlamına gelmekteydi.

“Temizlik” sözcüğü önemli çünkü sadece Üçüncü Reich’a, sadece 12 Eylül’e ait olmayan bu ifade, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra olağanüstü hal kararnamelerinin gerekçesini ifade ederken de dile getirildi: “devleti temizleyeceğiz”. Devletin ve kurumların “kirlenmiş”/“kirletilmiş” olduğunu kabul eden ancak kirletme sürecinin birden çok failini gizleyen KHK dönemi, günah çıkarmadan ziyade yeni bir dönemin kapısını araladı. İktidar bloğu yeniden düzenlenirken, devlet aygıtlarının yeniden yapılanması devam ederken, üniversite kurumuna yeniden içerik kazandırılmak istendi. Bu anlamda bulunmaz bir “lütuf”tur. 
 
AKP içerisinde dahi tartışmalara yol açan KHK’ları göz önünde bulundurduğumuzda, ihraçlar ve açığa almalar eşliğinde gerek BAK imzacısı gerekse sendikal faaliyetlerden ötürü egemen ideolojide lehim noktası olmayan, "kırmızı çizgilere" dair söz söyleyen bilim insanlarına karşı politik savaş ilan edildiği açıktır. Bu sefer 1402'liklerden daha ağır bir durum söz konusudur. Kararnameler ve ihraç listeleri ile işten çıkarmalar, görevden uzaklaştırmalar, disiplin soruşturmaları, zorla emeklilik dışında vatandaşlık haklarını kısıtlayan bazı düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Vatandaşlığın feshi (revocation of citizenship) şeklinde tanımlanabilecek hak ihlalleri gündeme gelmektedir.
 
Baskının bu derece artışı sadece cezalandırma pratiği değildir; uzun süredir yürütülen entelijansiya savaşının şimdiki zamana dair bir parçasıdır. İktidarın özeleştirilerinden(!) “Sosyal ve kültürel alanda iktidar değiliz” sözü bağlamında düşündüğümüzde, siyasal iktidarın frekans aralığına girmeyen ve hakim kodlara uygun davranmayan tüm bilim insanları hedef tahtasındadır. Mücadelenin bir tarafı, kadro vermeyerek, sürgün ederek, jürilerin toplanmasını erteleyerek, disiplin cezaları ve adli soruşturmalar yürüterek bu savaşta devlet aygıtının tüm imkanlarından istifade etmektedirler.
 
Ne var ki, her zaman iktidarların istediği şekilde sonuç alınmaz. Kimse Prusya Devlet Akademisi yetkililerinin isimlerini iyi hatırlamaz ama Mann ve Döblin iyi bilinir. Opernplatz’taki kitap kıyımını örgütleyen Alman Öğrenci Birliği yöneticileri anılmaz; Brecht’in Freud’un diğerlerinin eserleri hala hatırdadır. Aynı şekilde akademisyenlerin ihraç listelerini oluşturanların isimleri silinip gidecektir ama üniversite kurumunun maruz kaldığı saldırı ve direnenler, akademi dışında emekten ve barıştan yana saf tutanlar tarihe not düşülecektir.

*https://devletvesiniflar.blogspot.com.tr