Gramsci ve Fabrika Konseyleri - Mehmet Yetiş

2018-01-16

Komite, konsey, meclis düşüncesini tartışırken, İtalya’daki işçi konseyleri deneyiminin önemli tarihsel örnek­lerden biri olduğunu görüyoruz. Ön­celikle, Antonio Gramsci’nin fabrika konseyleri yaklaşımı İtalya’nın hangi ekonomik-politik koşulları içinde şe­killendi? Buradan başlasak...

Antonio Gramsci’nin Hapishane Def­terleri’nde geliştirdiği kuramsal yakla­şım genellikle daha fazla ilgi çekmiştir. Ama 1926’da hapse girmeden önceki aktif siyasî hayatı boyunca savunduğu görüşler, özellikle konsey yaklaşımı da oldukça dikkat çekicidir. Gramsci’nin konsey kuramının gelişimini belirle­yen etkenlerin başında İtalya’da libe­ral devletin genel krizi geliyor. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, İtalyan burjuvazisinin Risorgimento sonrasın­daki kapitalistleşme pratiği ciddi ölçü­de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Konsey hareketi başladığı sırada, ülkenin hem iktisadî hem de siyasî açıdan önemli bir bunalım içinde bulunduğunu söyleye­biliriz. Gramsci, bu dönemde burjuva­zinin kendi hegemonyasını sağlam bir şekilde kuramadığını görmüştü.

Sovyet devriminin bu dönemde ge­nel olarak Avrupa’da ve özelinde de İtalya’da önemli bir etkisi var. Bu bağ­lamda, Rus devrimindeki işçi-asker sovyetleri ile İtalya’daki işçi konseyleri hareketi arasındaki ilişki ve etkileşim nedir?

Gramsci ve arkadaşlarının L’Ordine Nuovo dergisinde geliştirdikleri kuram­sal yaklaşım, 1919-1920 dönemindeki fabrika konseyleri hareketinin gelişimi üzerinde etkili oldu. Kuşkusuz, onla­ rın esin kaynağı da 1917’de Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi idi. Bilindiği gibi, Rusya’da işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinde sovyetlerin önemli bir rolü olmuştu. Bu kurumlar, tarihsel kö­kenleri açısından, bir yandan 1871 Paris Komününe diğer yandan da 1905 Rus devrimindeki sovyet deneyimine daya­nıyordu.

En üst derecede bir soyutlamaya başvurmak gerekirse, Ekim Devrimi’nin uluslararası işçi hareketinin örgütlenme formlarının gelişimi üzerinde iki önemli etkisinin açığa çıktığı saptanabilir. Bun­lardan birincisi, işçi devletinin bir formu olarak sovyet kurumuna ilişkin yakla­şımların yaygınlık kazanmasıdır. İkincisi de, devrim sürecinin yönetimindeki öz­gül konumu dolayısıyla Bolşevik Partisi örneğinin Marksist oluşumlar tarafın­dan benimsenmesidir. Ekim Devrimi’ni izleyen dönemde, İtalyan sosyalist ve işçi hareketi de bu iki örgütlenme biçi­mini öne çıkaran dünya çapındaki ide­olojik-politik eğilimlerin etkisi altında kaldı.

Gramsci ve arkadaşları, Bolşevik Devrimi sırasında işçi sınıfının iktidar organları olarak ortaya çıkan sov­yetlerin İtalya koşullarında nasıl yeni­den üretilebileceği sorusunu tartışma­ya açtılar. Bu doğrultuda, fabrikalardaki çalışma koşullarıyla ilişkili sorunları pat­ronlarla görüşmek amacıyla 1906’da kurulan iç komisyonların fabrika kon­seylerine dönüştürülerek yeni işçi dev­letinin nüveleri haline getirilebileceğini savundular. Fabrikalardaki iktidarı üst­lenecek olan fabrika komiteleri, işçi de­mokrasisine özgü bir delege meclisleri sistemi içinde konumlandırılmaktaydı. Konsey sistemi sadece fabrikalarla ya da üretim süreciyle sınırlı kalmayacak, aynı semtte yaşayan emekçilerin katı­lımıyla kurulacak mahalle komitelerini de içerecekti. Aynı örgütlenme mantığı, kırsal bölgelerdeki köylü örgütlenmele­ri için de geçerliydi.

Böylece, fabrikalardan başlayarak mahallelere ve kırsal bölgelere kadar uzanan geniş bir alanda ortaya çıkacak olan taban örgütlenmeleri, devlet ikti­darının somut kurumsal kimlik kazandı­ğı “işçi ve köylü konseyleri”nin toplum­sal dayanaklarını oluşturacaktı.

İtalya’da sınıf mücadelesinin ge­lişim sürecinde, sol içinde de farklı yaklaşımların ortaya çıktığına tanık olunuyor. Bunları kısaca özetleyebilir misiniz?

İtalya’da konsey hareketi ortaya çık­tığı sırada, işçi sınıfının sosyalist ideo­lojinin etkisi altındaki kesimleri iki ana örgütlenme formu tarafından yönlen­dirilmekteydi. Bunlar, sırasıyla, siyasal düzeydeki sınıf örgütlenmesine karşılık gelen İtalyan Sosyalist Partisi ile ekono­mik düzeydeki sendikal örgütlenmeyi temsil eden Genel Emek Konfederasyo­nu idi. Gramsci’nin de içinde yer aldığı Sosyalist Parti, 1919 seçimlerinde büyük başarı göstererek toplam oyların yakla­şık üçte birini almış ve parlamentodaki en önemli parti konumuna yükselmişti. Sendika konfederasyonu da, savaş son­rasının bunalım koşulları altında üye sa­yısını sürekli artırarak kayda değer bir güç elde etmişti.

Konsey hareketi karşısındaki ko­numları dikkate alındığında, partide üç ana eğilimin bulunduğunu saptaya­biliriz. Parti yönetimini elinde tutan G. M. Serrati liderliğindeki Maksimalistler, söylem düzeyinde devrimci bir bakış açısını savunuyordu. Filippo Turati’nin liderliğini yaptığı reformist hizip, İtal­ya’nın henüz devrim aşamasında ol­madığını, dolayısıyla sovyetlerin ya da konseylerin kurulmasının yanlış ol­duğunu ileri sürüyordu. Genel Emek Konfederasyonu, büyük ölçüde refor­mist eğilimin denetimindeydi. Partinin üçüncü önemli hizbini Amadeo Bordi­ga’nın yönetimindeki “boykotçu” grup oluşturuyordu. Bunlar, diğer hiziplerin aksine, gündemdeki temel hedefin Bol­şevik Partisi örneğinde bir öncü parti­nin yaratılması olduğunu, konseylerin kurulması için koşulların henüz olgun­laşmadığını düşünüyorlardı. Burjuva parlamentarizminin kuralları doğrul­tusunda seçimlere katılmanın, deyim yerindeyse “saf” bir komünist partisinin oluşturulmasını engelleyeceği görüşü­nü savunuyorlardı.

Gramsci ve L’Ordine Nuovo grubu ise, konsey stratejisi nedeniyle bu hi­ziplerin dışında yer alıyordu. Partiye egemen olan Maksimalist ve reformist hiziplerin konsey hareketine destek vermemesi, 1919-1920 döneminde özel­likle kuzey İtalya’daki sanayi kentlerini etkisi altına alan fabrika işgallerinin yenilgiyle sonuçlanmasını kolaylaştır­mıştır.

Gramsci’nin İtalya’nın o günün öz­gül koşulları içinde benimsediği ge­nel devrim stratejisi bağlamında, ko­mite-konseylerin diğer örgütlenme formları karşısında öne çıkarılmasının nedenini açıklayabilir misiniz?

Gramsci’nin konsey yaklaşımını for­müle ettiği dönemde işçi sınıfının üç önemli örgütlenme biçimi bulunmak­taydı. Bunlar sendikalar, siyasal partiler ve sovyetler ya da konseylerdi. Gramsci hem İtalya’daki hem de Avrupa’daki ör­gütlenme deneyimlerini analiz ederek, özellikle sendikalar ve siyasal partiler konusunda eleştirel bir yaklaşım ge­liştirmişti. Kısaca söylemek gerekirse, bu iki örgütlenme biçimi, Gramsci’ye göre, kapitalizmin egemen olduğu ta­rihsel dönemin mücadele kurumlarıydı. Bunların kapitalist düzene özgü işleyiş mekanizmalarını hemen terk etmesi kolay değildi. Sendikalar, işçi sınıfının birlik ve dayanışma gereksinmesini karşılayan kurumlar olsalar da devrimci dönüşümün temel özneleri hâline gele­mezlerdi. Çünkü sendikalar süreç için­de kazandıkları “endüstriyel yasallık” nedeniyle, emek-gücünün piyasada bir meta olarak yeniden üretimini sağlayan ekonomik zemin üzerinde etkinlik gös­termekteydiler. Bu işlevleri dolayısıyla, yeni işçi iktidarının dolaysız kurucusu olarak ortaya çıkamazlardı. Öte yan­dan, sendikaların giderek bürokratik­leşmeleri ve işçi sınıfının gündelik ya­şam biçimlerine yabancılaşmaları da önemli bir sorundu. Gramsci, sendika­lardaki ayrıcalıklı bürokratik-hiyerarşik yönetim katmanının reformist politika­ların destekçisi olmasını da bu çerçeve­de değerlendirmekteydi.

Gramsci, üyesi olduğu Sosyalist Par­ti’yi de eleştirel bir gözle değerlendir­miştir. Bu parti, işçi sınıfını temsil etme iddiasını ileri sürmekle birlikte, tıpkı burjuva partileri gibi çalışıyor ve bur­juva demokrasisini temel alarak kendi varoluşunu parlamentarist mücadeley­le sınırlandırıyordu. Gramsci, bu neden­le, devrim sürecinin kitlesel dayanağını konseylerin oluşturacağını düşünüyor­du.

Özgün bir örgütlenme modeli oluş­turması bakımından Gramsci’nin kon­sey yaklaşımının ayırt edici özellikleri nelerdi?

Gramsci’ye göre, sendikalar ve siya­sal partiler burjuva özgürlüğü zemini üzerinde ortaya çıkan gönüllü örgütlen­melerdi. Bunlara üyelik zorunlu değildi. Oysa, fabrika konseyi özgürlüksüzlü­ğün egemen olduğu üretim sürecinde ortaya çıkıyordu, bu nedenle sendika ve siyasal partiden farklı olarak gönül­lülük ilkesine göre şekillenemezdi. Bü­ tün işçiler, sendikasızlar da dahil olmak üzere, üretici ve emekçi kimlikleri dola­yısıyla konseylerin doğal üyesiydi.

Gramsci fabrika konseyleri yakla­şımını geliştirirken esinlendiği sovyet kurumunun yalnızca Rusya’ya özgü bir örgütlenme biçimi olmadığını varsay­mıştır. Her ülkede, işçi sınıfı kendi de­neyimlerinden hareketle, bu evrensel formun yerel karşılığını yaratabilirdi. Fabrika konseyleri, üretim sürecindeki korporatist nitelikli teknik ayrışmaların aşılmasına ve işçi sınıfının organik bir­liğinin kurulmasına yardımcı olabilirdi.

Bugün dünyada ve ülkemizde görü­len isyan ve direnme dalgaları içerisin­de, örgütlü bir mücadele odağı oluş­turma ve -bunun ötesine geçerek- bir iktidar seçeneği yaratma noktasındaki arayışlar açısından Gramsci’nin konsey yaklaşımı günümüze ilişkin neler söy­ler?

Gramsci, demokrasinin kapitalist toplumsal formasyonlara özgü, burju­va-liberal nitelikteki parlamenter ku­rum ve pratiklere indirgenemeyeceğini düşünüyordu. Konsey türündeki örgüt­lenme biçimleri, sınıf egemenliğine da­yalı iktidar ilişkilerinin ortadan kaldırıl­ması ve yeni tipte bir devlet formunun da içinde yer alacağı bir tarihsel blokun kurulması açısından zorunluydu. Gram­sci’nin konsey kuramının birçok açıdan önemli olduğunu söylemek mümkün. Öncelikle, onun kuramsal yaklaşımı, işçi sınıfı önderliğindeki emekçi kitlelerin doğrudan katılacağı özyönetime dayalı örgütlenme modellerinin geliştirilme­sinde yararlanılabilecek bir esin kayna­ğıdır. Öte yandan, tabandaki kitlesel ör­gütlenme formlarıyla siyasal düzeydeki parti örgütlenmesi arasındaki diyalek­tiğe işaret etmesi de, Gramsci’nin yak­laşımının dikkat çekici yönlerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu açıdan da, onun değerlendirmeleri üzerinde durulma­sında yarar vardır.

Gramsci, konseylerin varlığını deği­şik sınıfların ya da toplumsal kesimlerin işçi sınıfının hegemonik liderliği altında birleştirilmesi bakımından gerekli görü­yordu. Konsey türü örgütlenme form­larının, günümüzde karşıt-hegemonya mücadelelerinin yaygınlık kazanma­sına yardımcı olacağını öngörebiliriz. Bu taban örgütlenmeleri, dar sendika­list-korporatist yaklaşımların aşılması sayesinde, yalnızca işçi sınıfının değil, nüfusun diğer emekçi kesimlerinin de hegemonik mücadele pratiklerine katıl­masını kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, Gramsci’nin savunduğu türden konsey­lerin temel hedefinin yeni bir tarihsel blokun kurulması olduğu ve bunların asıl olarak devrimci durum koşullarında yeni yönetim biçiminin dayanaklarına dönüşecekleri de unutulmamalıdır.

*RedPolitik I Sayı 2 I Söyleşi : Serpil Şahbaz