Alper Taş: 2019’a giderken bütünlüklü bir direniş hattının ortaya konulmasına ihtiyaç var

Alper Taş: 2019’a giderken bütünlüklü bir direniş hattının ortaya konulmasına ihtiyaç var. Bunun merkezinde elbette siyasal İslamcı rejimi yenmek olmalıdır.
2018-03-25

Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya giden ÖDP’liler,  Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen ÖDP, 9. Olağan Kongresi’yle yeni Başkanlar Kurulu’nu belirledi. ocakmedya.com yazarı Veysi Dündar, kongre sonrasında Özgürlük ve Dayanışma Partisi lideri Alper Taş ile partisinin yeni dönemle ilgili yol haritası üzerine görüştü.

“Demokrasi ufkumuz parlamenter demokrasiden geniş”

Veysi Dündar (V.D): Geniş katılımın olduğu kongrenizi tamamladınız. ‘Üreten biziz, yöneten de biz olacağız’, ‘Söz yetki karar iktidar halka’ gibi pankartlar ile öne çıkardığınız temalar nelerdi?

 

 

 

 

 

 

Alper Taş (A.T): Bu iki slogan da bir demokrasi ve yönetim anlayışının ifadesidir. Türkiye tarihi boyunca halkın gerçek anlamda egemen olduğu bir demokrasiye sahip olamadı. Parlamenter demokrasi, barajlı ve yasaklı bir sistemle, halkın yönetime katılmasının değil yönetme yetkisinin eline almasının önünde bir set olarak uygulandı. Kaldı ki burjuva demokrasisi olarak ifade edilen temsili demokrasi anlayışının özü de buna dayanıyor. Ancak bugün, parlamenter demokrasiden de daha kötü bir sistemle ülke yönetilmeye çalışılıyor. Başkanlık Sistemi, OHAL altında bugün tüm yetkilerin tek kişide toplandığı, halkın yönetime katılma anlamındaki sınırlı demokrasinin de ortadan kaldırıldığı bir yönetim sistemi olarak hayata geçiriliyor. Bir tür tek adam diktasıdır bu. 

‘Üreten biziz, yöneten de biz olacağız’, ‘Söz yetki karar iktidar halka’ sloganları bugün siyasal İslamın hayata geçirdiği bu tek adam diktasına karşı, parlamenter demokrasiye dönüşle sınırlı olmayan bir demokrasi ufkunun ve iktidar iddiasının ifadesidir. Türkiye’nin parlamenter demokrasiye dönüşü, gerçek demokrasinin uygulanması için yeterli görülmemelidir. Tarihsel olarak Paris Komünü’nde, Ekim Devrimi’ndeki Sovyet Meclislerinde ve Fatsa’da uygulanan kaderi hakkında halkın söz ve iktidar sahibi olduğu bir demokrasi ufkunu bugün güncellemeye ihtiyaç var. Gezi’de ortaya çıkan forumlar bunun nüveleri olarak görülebilir. Bugün bizim Haziran Hareketi ile hayata geçirmeye çalıştığımız Meclis hareketi bunun nüveleri olarak görülebilir. Dünyada da muhalefet hareketinin bu yöndeki taleplerinin öne çıktığını görüyoruz. Ülkemizde uygulanan tek adamlık biçiminde olmasa da dünyada da temsili demokrasi mekanizmaları halkın yönetime katılmasına imkan tanımıyor. Bunun karşısında dünyada da sol hareketler doğrudan demokrasinin, katılımcı siyasetin yolunu arıyor.

Bu sloganlar aynı zamanda bir sınıfsal perspektifin de ifadesidir. Burjuva düzeninde, halk 5 yılda bir seçime gitse de karar alıcılar, yani gerçek yöneticiler sermaye sahipleri, güç sahipleridir. Bu düzende emeğiyle geçinenler, üretenler ise pasif konuma itilmektedir. Bir anlamda yüzde 1’lik para ve güç sahibi olan kesim yüzde 99’u yönetmektedir. Üretenlerin yönetmesi bunun tersine çevrilmesi, yüzde 99’un yönetici konumuna gelebilmesine yönelik bir iktidar ve sosyalizm anlayışının da ifadesidir.

Kongremizdeki bu sloganlar 2019’a giderken tek adamlık karşısındaki demokrasi anlayışımızın ve 21. yüzyılın sosyalizmine ilişkin yaklaşımımızın ifadesidir.

 V.D: “Başkanlığa hayır derken var olan parlamenter sistemi de övmüyoruz devrimciler olarak. Var olan sistemin birçok sorunu vardır” diyorsunuz. Bu sistemde nelere itiraz ediyorsunuz, eksikleri sıralar mısınız?

A.T: Başta da ifade ettik, parlamenter sistem halkın yönetime doğrudan katılımına imkan tanıyan bir sistem değil zaten. Temsili demokrasi, sınırlı demokrasidir, dolaylı demokrasidir. Dolayısıyla eksiktir. Türkiye’deki durum ise daha da kötüdür. 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından, solun sesini kısmak için yüzde 10 barajı ve anti-demokratik seçim ve siyasi Partiler yasası getirildi. Bugün de bunlar aynen korunuyor. Değişenler sadece bugünkü iktidarın işini kolaylaştıracak düzenlemeler. Elbette, AKP’nin getirdiği sistem bundan daha kötü bir sistem. O yüzden referandumda bunu reddettik, hayır dedik. Ama parlamenter sisteme dönüşü, demokrasiye dönüş için gerekli ama yeterli bir nokta olarak görmüyoruz. Biz, halkın yönetime kendi Meclisleriyle doğrudan katılabildiği bir anlayışı savunuyoruz.

V.D: Yaptığınız konuşmada CHP ve HDP’nin kapsayamadığı büyük bir kitle olduğuna dikkat çektiniz. “Bizler sosyalistler ve devrimciler olarak bu kitleyi kazanmalıyız. Haziran Hareketi ve ÖDP’nin bunu önüne koyması lazım” dediniz. ÖDP olarak neler yapmalısınız ve kimlerden oluşur bu kitle ?

 A.T: Partimiz bu tartışmaya 9. Kongre ile başlamadı. Aslında bu tartışmanın başlangıcı Gezi deneyiminin devrimci derslerine dayanıyor. Gezi’nin ardından yaygın ve parçalı direnme dinamiklerinin birleştirilmesi ve bu güce dayanan siyasal bir seçeneğin ortaya konulması gerektiğini düşünerek hareket ettik. Bu anlayışla Birleşik Haziran Hareketi’nin kuruluş sürecinin bir parçası olduk. Dolayısıyla bu yönde kimi önemli adımlar attık. Ancak bu adımlarımızın yetmediğini, daha fazlasını yapmamız gerektiğini ifade ediyoruz. Bu kitle, Gezi’de birlikte mücadele ettiğimiz, Hayır dalgasını birlikte büyüttüğümüz, AKP’ye teslim olmayan milyonlar. Toplumun tüm katmanlardaki tepkilerin yoğunlaştığı, OHAL’e rağmen başta kadınlar olmak üzere direnişlerin sürdüğü bir ortamdaki en önemli eksiklik bu kesimlerin değişim arayışına yanıt verecek bir seçeneğin olmayışıdır. CHP, parlamenter sınırların dışına çıkmayan, 2019’a giderken yeni bir Ekmeleddin vakasına imza atmayacağının güvenini oluşturamayan, aynı zamanda toplumsal muhalefetle bütünleşen bir siyaset yapabilme imkanına da sahip olmayan bir parti. CHP’nin bu toplum kesimlerini harekete geçirecek, örgütlü ve birleşik bir mücadele kuvvetine dönüştürecek bir yapısı ve politikası yok. Öte yandan HDP, Kürt ulusal hareketinin Suriye merkezli siyasetinin sonucu olarak, 7 Haziran’da kazandığı pozisyonu kaybetti. 2019’a giderken HDP’nin, AKP’ye hayır diyen milyonların siyasi sözcülüğünü yapabilmesi de mümkün görünmüyor. Bu noktada Gezi’de, Hayır’da sokağa çıkan ve bir anlamda AKP’yi yenilgiye uğratan kesimlerde seçeneksizlikten kaynaklanan bir umutsuzluk dalgası yayılıyor. Bu kesimlerin aktif bir direniş gücüne dönüştürecek, ancak CHP ve HDP’nin dışında, onların politikalarının ötesindeki sol bir alternatifi ortaya koyabilecek bir odağa ihtiyaç var. ÖDP önümüzdeki dönemde böyle bir odağın yaratılması için mücadele edecek. 

“Aday çıkaracağız”

V.D: 2019 seçimlerine hangi perspektifle hazırlanacaksınız?

A.T: 2019’a giderken bütünlüklü bir direniş hattının ortaya konulmasına ihtiyaç var. Bunun merkezinde elbette siyasal İslamcı rejimi yenmek olmalıdır. Bunun nasıl yapılacağının, hangi yolla başarılabileceğinin toplumun önüne bugünden konulmasına ihtiyaç var. Bunun için ilk aşama, AKP-MHP ittifakının seçimi sonucu önceden belli bir seçim haline getirmeye yönelik düzenlemelerine karşı çıkarak, seçim güvenliğini ve demokratik bir seçimi temel alan bir mücadelenin örgütlenmesi gerekir. Demokratik bir seçim yapılıyormuşçasına basitçe seçime hazırlanmak da seçim hileleri ile ne yaparsak yapalım sonucu değiştirmeyeceğiz düşüncesi de baştan yenilgiyi kabullenmek anlamına gelecektir. O yüzden yapılması gereken ilk iş OHAL’de seçime gitmeyi kabul etmemek, seçim güvenliğini ortadan kaldıran düzenlemelere itiraz etmek ve bunlarla birlikte yaygın bir seçim güvenliği hareketini örgütlemek için muhalefet güçlerinin bir araya gelmesidir. Bu yapılmadan seçime ilişkin taktikler, stratejiler üzerine konuşmak doğru değildir. Öncelik bu olmalıdır.

V.D: Bu anlamda 2019 seçimlerinde devrimciler ve sosyalistler olarak aday çıkaracak mısınız?

A.T: Evet bu direniş mücadelesinin parçası olarak sol-sosyalist yapılar ve muhalefet dinamikleri birleşerek, CHP ve HDP adaylarının dışında kendi adayıyla seçime girmelidir. Kongremizde de bunu ilan ettik. Bizim bir adayımız olacak. Bu aday ÖDP ya da Haziran’ın adayı olmanın da ötesinde buna katılan tüm sol-sosyalist güçlerin ve muhalefet dinamiklerinin ortak adayı olmalı. Bu da salt sandık eksenli bir hedef olarak görülmemeli seçim güvenliği mücadelesiyle başlayarak toplumun dinamik kesimlerini etkin kılmak, 2109’a giden süreçte ve sandıkta seçeneksiz bırakmamak ve bu yolla siyasal İslamcı rejim karşısında bir direniş hattı kurma bütünlüğünde ele alınmalıdır.

V.D: Acizane geçen hafta yazdığım makalede; muhalefetin ilk turda ayrı ayrı aday çıkarmasıyla, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha fazla efor harcamasına neden olacağı yönünde bir tespitte bulunmuştum. Bu tespite katılır mısınız?

A.T: ‘Hayır’ dalgasında da benzer bir siyaseti önermiş, Hayır’ın tekleştirilmeden-cepheleştirmeden, çok kanaldan birlikte yürütülmesi gerektiğini savunmuştuk. Hayır dalgası böyle bir siyasetin sonucunda ortaya çıktı. Burada da her kesimin kendi kitlesini heyecanlandıracak, harekete geçirecek bir adayı çıkarmasının doğru olduğunu düşünüyoruz. AKP-MHP ittifakının bloklaştırma  siyasetinin kırılması, toplumdaki çok farklı tepkilerin çok kanaldan ifade edilebilmesi açısından da bu önemlidir. Sizin ifade ettiğiniz, ‘fazla efor harcaması’ esprisi bu anlamda doğrudur.

Halkın değişim talebi

 

V.D: ‘AKP’Yİ YENMENİN YOLU, KİTLESEL, MEŞRU VE MİLİTAN EYLEMLER…’ dediniz konuşmamızda. “AKP’yi yenmenin yolu da sokak siyasetinden geçiyor. Sokak siyaseti deyince üç-beş kişinin katıldığı küçük eylemleri kast etmiyorum. Kitlesel, militan ve meşru eylemleri kast ediyorum. Bizler toplumun en geniş kesimlerini örgütleyerek bunu başaracağız” da dediniz.  Konuyu açar mısınız?

A.T: Sokak siyaseti, parlamento ile sınırlı olmayan bir siyasetin ifadesidir. Parlamento sınırlarını aşan, toplumsallaşmış, halkın kendi öz örgütlülüklerinin geliştirilmesini esas alan bir siyasettir. O yüzden sokak siyaseti denilince bunun sokak eylemlerine daraltılması da doğru değildir. Sokak siyaseti, demokratik mücadele alanını parlamento ile sınırlı görmeksizin sokakta yani hayatın her alanında siyaset zeminlerinin oluşturulmasıdır. Bununla birlikte sokak eylemliliklerine ilişkin de yeni bir anlayışa ihtiyacımız var. Sokak eylemleri, kitlesel, meşru ve militan bir tarzda örgütlenmelidir. Toplumun desteğini almayan, toplum nezdinde meşruluk kazanmamış eylemlerle bu ablukayı kırmak mümkün olmadığı gibi iktidara daha güçlü bir görünüm kazandırmaktadır. O yüzden Gezi’de hep birlikte yaptığımız üzere kitlesel, militan, barışçıl bir eylem hattıyla bu baskı kırılabilir. Adalet Yürüyüşünde sonuna kadar gidilebilmesi de böyle mümkün olabildi.

VD: “AKP şu an ülkeyi yönetemiyor. Her gün içeride ve dışarıda daralıyor. Daraldıkça da zora başvuruyor. Yenilmeye mahkumlar ve yenilecekler” diyorsunuz. Bu bir temenni midir, görünen bir siyasi mefkure midir?

A.T: AKP pek çok açıdan yenildi. Toplumdaki hegemonyasını kaybetti. Siyasal İslamın topluma huzur getireceği, ülkenin sorunlarını çözeceği, demokrasi ve özgürlükleri geliştireceğine yönelik vaatlerin geçersiz olduğu görüldü. Aynı zamanda toplumda büyük bir yoksullaşma da bu iktidar eliyle yaratıldı. Halk geçinemiyorum diye sokaklarda kendini yakarken iktidardakilerin yolsuzluk batağında nasıl zenginleştiğinin de farkında. AKP bu anlamda yenildi. Ancak iktidar değişikliğini gerçekleştirecek bir seçenek olmadığından şimdi zor kullanarak iktidarını sürdürüyor. Bu anlayışın uzun vadede ülkeyi yönetmesi artık imkansız. Ama mesele ülkemize ve halka daha çok zarar vermeden, yani uzun vadeye bırakmadan, halkın öz gücüne dayanarak AKP’nin yenilmesidir. Halkın değişim talebi ortada. En son Hayır’da da bu dip dalga kendini gösterdi. O yüzden AKP yenilecek derken bir temenni olmanın ötesinde somut bir durumdan söz ediyoruz. Bunu gerçekliğe dönüştürecek olan ise bunu mümkün kılacak bir yolun açılması, bir seçeneğin yaratılmasıdır. 9. Kongre’mizin iradesi tam da budur. 

VD: “Kesilmiş bir kol gibi

omuz başımızdaydı boşluğun…

Hoş geldin!

Ayrılık uzun sürdü.

Özledik.

Gözledik…

Hoş geldin!

Biz bıraktığın gibiyiz.

Ustalaştık biraz daha

taşı kırmakta,

dostu düşmandan ayırmakta.

Hoş geldin.

Yerin hazır.

Hoş geldin.”

Nazım Hikmet’in güzel bir şiiri bu. Alper Taş’ın karaladığı şiir var mı?

A.T: Karaladığım bir şiir yok ama şiir okumayı, şiirle seslenmeyi seviyorum. Üniversite yıllarımdaki miting ve eylemlerden bu yana büyük ustaların şiirinden alıntılar yaptım. Bu şiir de severek okuduğum şiirlerden birisi.

VD: “Ezilenlerin en ezileni kadınların 8 Mart’ı kutlu olsun” dediniz. Parti olarak kadınların hangi durumuna kayıtsız kalmadınız? Kadınlar için neler yapıyorsunuz?

A.T: Konferans-Kongre sürecimizin en önemli yanlarından birisi kadınların mor dalgayla damga vurmasıdır. Toplumsal muhalefet içinde de kadınlar öne çıkıyor. Bu elbette partimize de yansıyor. Kadınların kendi kaderini tayin edecek, özgürlüklerini kazanacak aynı zamanda toplumsal bir değişime öncülük edecek güçlerinin olduğunu en çok bu dönemde gördük. Kadınlar böyle bir iradeye ortaya koydular. Partimiz, kuruluşundan itibaren kadın inisiyatifinin önünü açacak düzenlemelere ve anlayışa sahip oldu.  Bugün de bu anlayışı daha da belirginleştirerek yolumuza devam ediyoruz.