Emperyalizm, Paylaşım Savaşı ve Sol - Vijay Prashad

2018-10-03

Siyaset dünyamız ‘emperyalizm’ kategorisinin eksikliği  ile yoksul bir hal aldı. Hem akademi hem medya dili, sanki bugün konuşmaya değecek tek emperyalizm türü, 19. Yüzyıl sonlarında ortaya çıkan ve  İngiliz liberal John Hobson ve Rus Komünist V.I. Lenin tarafından özenle analiz edilen emperyalizmmişcesine,  ‘’emperyalizm’’i tamamen tarihe sevk etmeyi başardı. Günümüzdeki durumu açıklamak için emperyalizm kategorisinin kullanımı, sıklıkla alayla karşılanır. Burjuva dilinde; oldukça basit, modası geçmiş ve süslü sol ağızdan bir örnek olarak algılanır. Fakat elimizde, 1980’lerdeki borç krizinde Üçüncü Dünya’yı paylaşmak için uygulanan ekonomi dışı kurumsal zoru ya da Yunanistan’da halen sürmekte olan trajediyi açıklamak için başka bir kategori var mı? Akademi ve medya dili, bu politik çatışmaları ana akım sosyal bilimler çerçevesinde -devletin başarısızlığı ve kötü ekonomi yönetimi ile- ve sendika açgözlülüğü ile bankacıların makullüğü arasındaki dengesizlik olarak değerlendirmek istiyor. Ampirik tanımlama, teorik kavrayışın yerine geçiyor. Bir yığın veri ve bilgi ile yolumuz tıkanırken, sorunun teorik açıdan değerlendirilmesi bir kenara bırakılıyor. Emperyalizm kategorisinden yoksun sol, neden NATO’nun (Kuzey Atlantik Paktı) neden o ülkeyi bombalamak istediğini ya da neden IMF’nin (Uluslararası Para Fonu) bir ülkenin son kuruşuna kadar almak istediğini açıklayamayan savunmacı durumuna düşüyor.

 

Bugün emperyalizm yerine elimizde bulunanlar, küreselleşme ve neo-liberalizm gibi kategorilerdir. Bunlar yararlı terimler olmakla birlikte, emperyalizmin yerini tutmazlar. Küreselleşme, ABD odaklı tek kutuplu gündemin bir parçası olarak 1990’larda ortaya çıkmıştır. 1980’lerin sonlarında Sovyet Bloğunun ve Üçüncü Dünya projesinin çöküşü, ABD ve başlıca müttefiklerininin dünya meselelerinde hakim bir konuma gelmesini mümkün kıldı. Birleşik Devletler, askeri, politik, ekonomi, kültür ve sosyal alanlarda bir gündem sürdürdü. Birleşmiş Milletler’in (BM), 1990’ların yaptırım döneminde, Irak’ın ortadan kaldırılmasında ABD’nin ekonomik ve askeri çıkarlarına boyun eğdiği açıktı. Ekonomik hamle, 1994’te Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) yaratılmasıyla ortaya çıktı; ardından IMF ve Dünya Bankası, Lawrence Summers, Michael Bruno ve Michael Mussa tarafından başı çekilen bir anti-Keynesyen gündemin etkisi altına tamamen girdi. Kuzey iktidarının baskısı ‘’küreselleşme’’ adıyla gizlendi. G7 grubunun kendi gücünü evrensellik diliyle korumak ve genişletmek için kısıtlı bir gündemle ilerlemesine izin veren şey, insani müdahalecilik ya da serbest ticaret yoluyla küreselleşmeydi. Kuzeydeki ekonomik büyümedeki yavaşlama ile bilgi ve denizcilik teknolojisinde objektif değişimler Kuzey’e ciddi bir güç gösterisi olanağı sağlamıştır. 1973’te petrol silahını yenen gelişmiş sanayi devletleri, düşük taşımacılık maliyetlerinden faydalandı. Bu düşük maliyetler, yeni uydu teknolojisi, bilgisayarlı veri tabanları ve konteyner gemileri ile birleştiğinde, firmalara üretimlerini daha düşük ücret maliyeti olan ve daha düşük çevre standartlarına sahip ülkelere kaydırma imkanı tanıdı. Üçüncü Dünya’daki borç krizi, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki birçok ülkede siyasal güveni yok etti. Bu da; şirketler “serbest ticaret bölgeleri” ve diğer avantajlar için müzakere yapmaya geldiğinde, ellerinde pazarlık yapmak için pek az şey olduğu anlamına gelmekteydi. Post-sömürge devletlerin pazarlık gücünü zayıflatan, liderlerinin kararlılığını ve milliyetçi elitlerin kültürel güvencesini zayıflatan şey borç kriziydi. Bağımlılık; bağımsızlık eksikliğinin bir sonucudur. Burkina Faso’lu Thomas Sankara  ‘’sizi besleyen, sizi kontrol edendir’’ diyerek bu konuda uyarıda bulundu. Maaş arbitrajı, büyük şirketlerin, tüm dünyadaki çalışanların gücünü zayıflatan küresel hammadde zincirleri yaratmalarına olanak verdi. Üçüncü Dünya’nın IMF baskısı ve egemen sınıflarının şımarıklığı vasıtasıyla zayıflamış devletleri neo-liberalizme, yani ekonominin daha fazla özel mülkiyet kontrolünde olmasına  ve  toplumsal faydalar yaratmak amacıyla ekonomiye daha az devlet müdahalesine razı oldu. Küreselleşme adı altında, devletler kendi toplumlarını yemeye başladı.

Peki emperyalizm bunun neresinde ? Küresel kuzey için, hammadde zinciri bir risk olabilirdi. Daha erken bir dönemde, bir devlet, özel sermayenin kendi arazisinde yaptığı fabrikalara el koymak için kamulaştırma yolunu kullanabilirdi. Küresel hammadde zinciri bu stratejiyi ortadan kaldırdı. Çoğu durumda, endüstriyel tesisler, nihai mamulün tamamını artık imal etmemektedir ve parçaların bir kısmı burada, bir kısmı orada üretilmektedir. Sonrasında bu parçalar ayrı bir yerde monte edilir. Hükümet bir fabrikayı devletleştirirse, tüm üretim sürecine değil, yalnızca sürecin bir kısmına el koyar. Millileştirilmiş fabrika, en iyi ihtimalle küresel sermayenin bir taşeronu gibi çalışır. İlerici milliyetçilik rezervleri tükenmemiş olsa dahi, yapısal parçalanma bu ekonomik milliyetçilik stratejisini etkisiz hale getirmiştir. Bunun da ötesinde, Küresel Kuzey, bilgi paylaşımının müşterek bir şekilde gelişimine izin vermek yerine yeni bir fikri mülkiyet rejimi için -DTÖ aracılığıyla- harekete geçti. Zorlu fikri mülkiyet standartları, firmaların mallarını herhangi bir yerde üretmesine ve DTÖ yaptırımlarının gücü ile ve eğer gerekliyse daha sert mekanizmalar yoluyla kontrol etmesine izin verdi.  Bu ekonomi dışı güç -güç ve hukukun kullanımı- yalnızca emperyalizm teorisi ile açıklanabilir. 
 

Ekonomik amaçlarla kuvvet kullanımı, NATO’nun Rusya ve Çin yönlü genişleme sürecinde belirginleşti. Ukrayna’daki sıcak çatışmalar ve Güney Çin Denizi civarındaki soğuk çatışmalar bu mücadelelerin tedbiridir. Ne Rusya ne de Çin, Batı’ya ekonomik avantajlar sağlama konusunda istekli değil. Çin, Birleşik Devletler’in eyerinin altındaki ısırgan otu konumundadır. Ticaret fazlası vermesi rahatsız etmektedir. Japonya’nın aksine Çin’in davranışı öğreticidir. 1980’lerde Japonya’nın ticaret fazlası Amerika’yı da rahatsız etti. Japonya hükümeti, Dolar’ın iyileştirilmesi için Yen’in değerine  yönelik ABD politik müdahalesine  iki kez izin verdi (1985 Plaza Anlaşması ve 1995 Ters Plaza Anlaşması’nda). Japonya halkı 2010 yılında Okinawa’daki ABD üssünü kaldırma yönünde reform odaklı bir hükümet seçtiğinde, ABD Dışişleri Bakanı,  Başbakan Yukio Hatoyama’yı istifaya zorlamak için doğrudan müdahale etti. Çin’i para birimini yeniden değerlendirmeye zorlamak ve politik sisteminin Washington tarafından dikte edilmesi yönünde izin almak o kadar kolay olmamıştı. Bu nedenle, Çin’in deniz şeritlerini kullanmasına karşı çıkmak ve güvenliğini askeri üsler ve transit uçuşlarla tehdit etmek bir zorunluluk haline gelmiştir. Kuzey Kore üzerindeki gerginlik, Kore yarımadasında bitmeyen savaşta olduğu gibi, Çin’e baskı yapma amacıyla ilgilidir. NATO’nun Doğu yönlü genişlemesinde de, yeni birleşmiş Almanya’nın NATO’ya çekilmesi konusunda Sovyetler ile Almanlar arasındaki asgari sözleşme ihlal edildiğinden, savaş tehdidi olabilecek bir durum söz konusudur. Almanya dışişleri bakanı Hans-Dietrich Genscher, SSCB dışişleri bakanı Eduard Shevardnadze’ye “Birleşmiş bir Almanya için NATO üyeliğinin karmaşık sorular ortaya çıkardığının farkındayız. Bizim için bir şey kesin: NATO doğuya doğru genişlemeyecek” demiştir. Fakat genişledi ve bunu saldırgan bir füze savunma kalkanı ile yaptı ve bunu yaparken doğrudan Rusya’nın güvenliğini tehdit etti. Ukrayna krizi NATO’nun Doğu Avrupa’ya yayılmasının net bir getirisidir. NATO’nun Doğu Avrupa’ya yayılma amacı,  Rusya’nın çevresindeki ülkeleri korumak değil, aynı zamanda bu ülkelerin Rus veya Çin’den ziyade Batı egemen bir siyasi ekonominin sınırlarında kalmasını sağlamaktır. ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD entelektüelleri, Avrasya’daki iki rakibi olan Rusya ve Çin’e karşı ABD’nin üstünlüğünü nasıl sağlayacaklarını uzun yıllar boyu merak ettiler. Henry Kissinger tarafından öne sürülen bir strateji Çin ile dost olmak ve Çin ile Rusya arasındaki potansiyel herhangi bir ilişkiyi kesmek ve böylece Rusya’yı yalnız bırakmaktı. Donald Trump tarafından tercih edilen strateji ise tam tersiydi; Rusya ile dost olup Çin’i izole etmek. İkisini birden denemek ve ikisiyle de mücadele etmekse Obama’nın yöntemiydi ve Çin ve Rusya’yı ekonomik ve stratejik bir ilişikide bir araya getirmek de en net etkisiydi. Bu hatalı hesaplama, Trump’ın savaşçılığı ile gideriliyor. Trump’ın Japon Denizine gönderdiği ‘armada’,  Avrasya’daki yetkilere doğrudan “ Önce Amerika “nın yalnızlaşma politikası anlamına gelmediğini göstermek için dizayn edildi. Bu, baskın güç olmayı istemek anlamına gelir. Silahlı gücü, küreselleşmenin kadife eldiveni içindeki demir yumruktur. Kapalı kapıların ardında, dünyanın efendileri - G7 devletleri - dünya finansal krizine rağmen şantajlarına devam ediyor. Politika alanı, uluslararası kurumlarda kendileri tarafından sınırlandırılmış ve sübvansiyonlar konusunda en çok izin onlara verilmiştir, ancak Küresel Güney’i az miktarda özgürlük tanınmıştır. Küresel Güney üzerindeki gıda güvenliği gereksinimlerine karşı baskıları da aynı şekildedir. Bir diğeri de ABD ve Avrupa Birliği ve onların ‘Gerçekten İyi Dostları’ (ABD ve AB tarafından bir araya getirilen bloğa atıf yapmak için kullanılan tuhaf bir terim) tarafından yürütülen Ticarette Hizmet Anlaşması’dır. TISA müzakerelerine katılan Gerçekten İyi Dostların büyük kısmı, üst gelir grubundaki ülkelerden gelmektedir ve süreçte sadece iki alt gelir grubu (Pakistan ve Paraguay) yer almaktadır. TISA, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi için baskı yapar.

TISA’nın yanında, Batı tarafından Avrasya’nın her iki kanadında yeni ticaret rejimleri öne sürülmektedir.  Atlantik’te öne sürülen ticaret rejimi, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı, Pasifik’te ise Transpasifik Ticaret ve Yatırım anlaşmasıdır. Hem TTIP hem de TPP, ülkeleri ticaret hegemonyasının Batı ağlarına bağlar ve zayıf ülkeleri Çin ve Rusya’nın ağlarından uzak tutar. Her ikisi de gizli olarak müzakere edildi ve WikiLeaks olmasa, görüşümenin bütün içeriği halk nezdininde bilinmez kalacaktı. Dahili kanunlar, TTPP ve TPP’nin önünde bir kenara bırakılacaktı ve  Kuzey “ortakların geri kalanı için” bir gündem belirleyecekti. Sızdırılan belgelerden biri, ABD’nin fikri mülkiyet sorunları konusunda fikir ayrılıklarını gidermek için ülkeler üzerinde ‘büyük baskı uyguladığını’ gösteriyor. Yatırımlarla ilgili tartışmalarda, belgelerden biri gösteriyor ki: ‘‘ABD öneri üzerinde herhangi bir esneklik göstermedi’’.Bu ‘müzakerelerin’ sonucu genellikle tipik bir Batı zaferidir. Batının baskısı ezici olmaya devam ediyor. Kurallar, Güney ekonomilerini, Batı avantajına tabii tutacak.
 

ABD Başkanı Donald Trump TPP’yi parçalamak için bir başkanlık emri imzaladı. Büyük ihtimalle bu yönde bir duruşu sürdürücektir, fakat bunu bir yön değiştirme olarak görmek yanılsamadır. TPP’nin asıl meselesi, ticaret kurallarının kendisi değil, Çin’dir. 5 Ekim 2015’te eski ABD Başkanı Barack Obama, “Çin gibi ülkelerin küresel ekonominin kurallarını yazmasına izin veremeyiz” dedi. Esas olan, TPP değil, Çin’in izolasyonuydu. Büyük olasılıkla ABD Başkanı Donald Trump daha sert bir tonda aynı şeyi söyleyecek. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve egemen bir ülke olan Çin, ‘küresel ekonominin kuralları’ yazıldığında masada olmamalıdır. Emperyalizmin altında yatan taban budur. Kurallara karar vermelidir. Liberallerin tercih ettiği çok taraflı bir platformda bunu yapmazsa, daha güçlü olanın gündemi belirlediği  ikili anlaşmalarla başarılabilir. 

Yeni devrin emperyalizmi iki eksende ortaya çıkıyor. Birincisi, Küresel Kuzey, kurumsal cephede DTÖ gibi bir dizi yeni örgütün ticaret ve kalkınma konularının tartışılmasında tek forum haline gelmesini sağlamıştır. Aynı zamanda, Küresel Kuzey, BM gibi eski kurumları, güç kullanmaya zorladı. Bu kurumsal baskı, küreselleşme adı altında ortaya çıktı. İkincisi, ideolojik cephede Küresel Kuzey, neo-liberalizm adı altındaki bir dizi politikaya karşı olan herhangi bir alternatif modele karşı çıktı. Özel sektörün kazanımları amacıyla, özel sektör tarafından yönlendirilen büyüme, kalkınmanın tek mantıklı yolu olarak görüldü. Böylece, neo-liberal bir politika platformunu takip eden küreselleşmiş kurumlar olarak tanımlanabilecek  yeni emperyalizm oluşmuştur.

 

GÜNEY EMPERYALİZMİ?          

2000’ler başlarında, yeni emperyalizmi doğuran devletlerarası ilk büyük karşı karşıya geliş yaşandı. 2003’te, Birleşmiş Milletler içerisindeki çoğu ülke, Cancun’daki OHAL artık Küresel Kuzey’in fikri mülk üzerinden planlarına engel olurken, ABD’nin Irak’ta savaş alanını genişletmesini sorgulamaya başlamıştı. Bu iki önemli gelişme –diğer başka gelişmelerle beraber- BRICS (Brezilya-Rusya-Hindistan-Çin-Güney Afrika) projesinin başlamasını gerektiren aciliyeti yaratmıştı. Peki BRICS nedir? Öncelikle, bu blok bir anti emperyalist platform değildir. Anti emperyalist bir platform, BRICS’in emperyalizme hem kurumsal hem de ideolojik boyutta bir karşı çıkışı, hem de kendi emperyalist projesini kurmasını gerektirir. BRICS gruplaşması, kutupsuzluğa karşı zayıf bir kurumsal karşılık, içerisindeki güçlü devletlerin çok kutuplu bir dünya çabasıdır. Bir karşı emperyalist kutup, eski deyişle emperyalizmin iç çelişkisini oluşturmak adına görünürde hiçbir projeleri yoktur.

BRICS’in kesin olarak yaptığı, Küresel Kuzey’e karşı kurumsal bir kuruluş kurma çabasıdır. Dünya Bankası’na karşın Yeni Gelişim Bankası, IMF’ye karşın İhtiyati Rezerv Düzenlemesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde BRICS üyeleri için kalıcı üyelik. Bunların yanında Moody’s ve Standard and Poor’s hegemonyasına karşın bir Güney derecelendirme şirketi ve devletlerarası anlaşmalar için yeni döviz şekilleri de konuşuluyor. Bütün bunlar arasında ikna ediciliği en az olan ise BRICS’in kendi arasında yeni bir güvenlik tasarısı oluşturmaya yönelik görüşmeleri. 

 

Ancak bu görüşmeler muallakta kalıyor. Tasarlanan şeylerin hiçbiri bir siyasi konsensüsle kesinleştirilmediği için, gerçekleşmeleri tamamen bu devletlerin o dönem başında olacak olan hükümetlerin politik yönelimlerine bağlı. Örneğin; ne Brezilya ne de Hindistan, BRICS’in alternatif bir uluslararası kutup oluşturma amaçlı projelerinin hiç birine katılmadılar. Bu iki ülkenin merkez sağ siyasetleri, ülkelerinin var olan emperyalist sistem içerisinde kendine yer edinmesini istiyor. Örneğin, Brezilya ve Hindistan’ın şu anki hükümetlerinin, Washington’a karşı cephe almak adına herhangi bir arzusu yok. BRICS projesine üyeliklerini, ticaret anlaşmalarından gelen kar sebebiyle devam ediyorlar. Ancak geniş anlamda bir mücadeleye  bir hevesleri yok. Bu da, BRICS projesi üzerinden amaçlanan bir çok kutupluluk ihtimalini ciddi oranda zayıflatıyor.

Daha da ötesi, BRICS bloğunun –yönetici sınıfın doğasından dolayı- emperyalizme karşı hiçbir alternatif ideolojisi yok. Bu ülkelerin kimlikleşmiş politikalarını, tüketime, ucuz iş gücüne dayalı, artı değer üzerinden ilerleyen, kuzeyle rekabet edebilmek için kimi zaman kendi vatandaşlarının hayatını tehlikeye atabilecek cürette ve bir zamanlar üçüncü dünyaya ait olan bölgelerde yeni marketler yaratan politikalarının tümünü güneyli neoliberalizmi olarak görmek mümkün. BRICS’in gıda egemenliğini, gıda hakkını ya da bir noktada birikmiş zenginliğe karşın makul iş alanı yaratması üzerine birkaç küçük tartışma dışında, örneğin bankaların gücüne karşı herhangi bir çaba içerisinde değil. Üstelik, BRICS, son haliyle tamamen IMF ve dolarrın boyunduruğuna girecek, ticaret ve gelişim açısından kuzeyin düzenine alternatif bir platform oluşturma gibi bir niyeti yok. Buna karşı İhtiyati Rezerv Düzenlemesi, IMF’nin gözetiminde ve onun anlaşmalarına göre şekillenmeye ve kredi sistemini belirlemeye devam edecek. Dolar bu mekanizmanın temel belirleyeni. Batı marketlerine gösterilen heves, BRICS ülkelerinin büyüme hedeflerini domine etmeye devam ediyor. Politikalarının yönünü, kendi nüfuslarının devasa boyutlara varan ihtiyaçları belirlemiyor.

Son olarak, BRICS projesinin, ABD’nin veya NATO’nun askeri üstünlüğüne karşın herhangi bir gücü yok. Birleşmiş Milletler, “üye ülkeler gerekli tüm güvenlik önlemini alabilir” kararını oyladığı zaman, 1973 yılında Libya için olduğu gibi, Atlantik ülkelerine askeri güç kullanımı için açık çek vermiş oluyor. Birleşmiş Milletler’in sunduğu çözüm şekline yetecek askeri donanımda herhangi bir bölgesel güç bulunmuyor. Rus ordusunun 2014’te Kırım’da ve 2015’te Suriye’deki müdahaleleri, Rusya’nın etki alanındaki bölgelerde herhangi bir tehlike arz edecek duruma karşın sınırlı askeri güçlerini kullanmaktan çekinmediklerini gösteriyor. Ancak durumu olduğundan abartılı bir yere getirerek, askeri düzeyde açık Amerikan üstünlüğünü yok ettiği gibi bir iddianın gerçekliği yok. Amerika Birleşik Devletlerinin yıllık askeri harcaması 700 milyar dolar. Donald Trump bu harcamayı 54 milyar dolar daha arttıracağını söyledi ki sırf bu artış bile Rusya’nın yıllık askeri harcamasının %80’ine tekabül ediyor. Çin veya Rusya’nın askeri anlamda ABD ile rekabet edebilmesinin imkanı yok. ABD ordusu, dünyada her kıtada üssü olan ve dünyanın her noktasına saldırabilecek kapasitesi olan yegane küresel ordu gücü. Bölgesel barış ve anlaşmazlıkların çözümüne ilişkin mekanizmalar, NATO ve ABD’nin küresel varlığı sebebiyle zayıflamış durumda. Böyle bir ezici askeri güç, politik bir güce dönüşüyor. BRICS’in şu anda, böyle bir güçle, ancak bir iki noktada baş edebilme imkanı var.

Emperyalizm içi bir çelişkiye değil belki ancak, BRICS ülkelerinin –başta Çin olmak üzere- dünya genelinde pazar payını arttırması ve sonuç olarak zayıflamış Batı bloğunu daha da geriletmesiyle bir kapitalizm içi çatışmaya sahibiz. Trump’ın “Önce Amerika” politikasıyla, 1990’lardan beri süregelen devasa emek birikiminin kapitalizmin temeline oturtan politikanın çatışması, kapitalistler arasındaki çelişkiyi devletler arası bir boyuta getirdi. Çin’in dünya ekonomisi üzerindeki egemenliği fantezileri, belki bir on yıl öncesinden kalma ve Çin ve benzeri ülkelerin batı bloğunu finansal krizden kurtarmasıyla ortaya çıktı. Ancak bu tür fanteziler her zaman önce retorik sonra siyasa olmak zorunda değil. Şu anki tehlike, bu politikaların sistemin işleme şeklinde birikiyor. Çin Başbakanı Xi Jinping, 2017’de Davos’ta gelinen durumu en sade haliyle açıklıyor: “Olası bir ticaret savaşının kazananı olmaz”. Kastettiği bilinen anlamda bir ticaret savaşı değil ancak sonuçlarını kestirmesi zor bir devletlerarası gerilim. Bu noktada, kapitalizm içi gerilimin yükseldiğinde devletler arası boyuta geçmesi - ve gerilim zamanla arttıkça emperyalizmin iç çelişkisi haline gelebilecek- küçümsenmemesi gereken bir durum.

 

Kuzey Kore ile Japon denizinde yaşanan ve tehdit seviyesinin yükseldiği gerilim, emperyalizmin temel tasarımını açık ediyor. Bu gerilimin suçlusu olarak Kuzey Kore’yi gösterme eğilimi yaygın, ancak gerçeği görmek de zor değil. Kuzey Kore, kısıtlı imkanlarıyla ABD ve Japonya’ya birkaç noktadan saldırabilecek bir ülke. Nükleer kalkanları, Batı’dan gelebilecek bir saldırıda tereddütsüz karşılık vermek, dolayısıyla hala resmi olarak bitmemiş bir savaşın sonucu olarak 1950’lerde kendi ülkelerinin bombalanmasının bir benzerini yaratmak üzere kurulu. Medya üzerindeki kontrol güçten değil ideolojiden kurulu ve Amerika’nın asla çatışmacı ülke olamayacağı, doğulu bir otokratın mutlaka kötü adam olması gerektiği çoktandır tüm medya mantalitesine yerleşmiş durumda. Rusya ve Çin, bu bloğun güvencesi olarak, bu gerilimi yumuşatabilecek güce sahip değiller. Tansiyonun yükseldiği bir durumda, Japonya, vatandaşlarını bir nükleer saldırıyı on dakika öncesinde fark etmeleri anında ne yapılabilir eğitimi verdi ve Çin kendi vatandaşlarına Kuzey Kore’den ayrılmalarını söyledi. Bu boyutta bir kriz ve çatışma durumu tüm dünyaya Amerika’nın yegane askeri güç olduğunu ve Rusya ile Çin’in herhangi bir etkisi olmadığını tekrar hatırlatıyor. Kazanamayacağı bir savaş içerisinde olsa bile –Afganistan’da olduğu gibi- yine de o ülkenin uzak bir kırsalına 10 tonluk bir bomba bırakabileceğini anımsatıyor. Bu, rakiplerine yönelik güçlü bir mesaj içeriyor.

UMUDUN SİCİLİ

Umudun sicili karışık. Bir tarafta, Arap Baharının çöküşü var – Mısır’ı harabeye çeviren bir geriye gidiş, bir tarafta da Irak-Suriye-Libya’daki kanlı tablo. Tunus’daki seçimler, Arapça konuşulan coğrafyanın bütününde karşı devrimin zaferine panzehir oluşturmuyor. Bir başka yönden, Latin Amerika’daki deneyimler, karşılaştıkları bütün zorluklara rağmen, halk demokrasisinin gelişimine yönelik umut vadediyor. Küba’ya yönelik ambargonun zayıflaması ve Kolombiya’da ateşkes ihtimali, “Pembe Akım”ın yalnızca son dönemdeki gelişmeleri.

Pembe akımın en olumlu sonucu, Amerika için Bolivarcı Alternatif (ALBA)in kuruluşu oldu. 2004’teki deklarasyon, adil bir dünya ticaret sistemi –dayanışma, işbirliği, ülkelerin kendi iradelerine ve gelişimlerine saygıyı içeriyor. Bu idealler, yarım asırlık bir mücadelenin sonucunda, batı merkezli bir ilerlemeden daha adil bir alternatif inşasının sonucu. Venezüella’daki iç karışıklık, Arjantin’deki seçim yenilgisi ve Brezilya’daki yumuşak darbe ile birlikte ALBA kendi cehennemini yaşıyor. Bolivya ve Ekvador, tek başına ALBA’yı ileriye taşıyabilecek güçte değil, hele de Güney Amerika’nın en büyük ülkelerinden birinin liderliği olmadan ve ürün fiyatları tarihin en düşük rakamlarındayken imkansız. BRICS’in dinamo ülkeleri için ALBA tarzı örgütlenmeler, daha çok uluslararası kuruluşlara giriş sağlamak üzerine kurulu. Güneyin iç dayanışması gibi eski fikirler, ticaret ve gelişim planlaması üzerine, refahı kara tercih eden bir model yerine artık Güneyli çokuluslu şirketlerin Güney ülkeleriyle dayanışması anlamına geliyor. Ancak Güney Amerika ülkelerinin BRICS’den beklentileri, bu eski fikirleri artık küresel düzeyde geride bırakması. Bu politikanın manevraları henüz görülebilmiş değil.

Dünya için, emperyalizmin kollarındayken bir kurtuluş yok. Evrensellikten bahsedilirken ancak tekelci kapitalizmin karına gelişen uygulamalar görüyoruz. BRICS bloğu, tek kutupluluğun boğduğu dünyaya nefes aldırdı. Ancak BRICS kesinlikle sosyalizmin müttefiki değil. Kuzeyi çok basit anlamda, sadece emperyalizmin zayıf halkasını rahatlatmak için zorlayan bir mekanizma. Sosyalistler olarak, bizim görevimiz BRICS ile beraber, Kuzey karşıtı bir birleşik cepheye sığınmak değil. Bu, dar ve savunmacı bir strateji. Sadece bu kadar da değil, vasat şekilde hesap edilmiş, temelini emperyalizmin kötü bir okumasından alan bir teori. Kuzey ülkeleri ve BRICS bloğu, kompleks ve geniş çaplı bir ilişkiye sahip – ABD Rusya ile kavgalı olduğu halde, Hint hükümeti ile askeri ve ekonomik stratejik ortaklık içerisinde. BRICS’in pozisyonu ve anlamı genelleştirmeye açık değil dolayısıyla. Temelleri, Güneyin lokomotif ülkelerinden gelebilecek her türden ilerlemeci fikre karşı bariyer niteliğinde. BRICS’i bu şekilde anlamak gerek. 

BU BİZİ NEREYE GÖTÜRÜYOR?

Sendikalara ve sosyalist komünist partilere üyelikteki ciddi düşüş, milyonlarca insanı solun etki alanı dışında bırakıyor. Sağın milliyetçi fikirleri işçi sınıfını – göçmen karşıtı söylemlerde olduğu gibi- birbirine düşürüyor. Sıradan işçiler kav gibi ortalıkta gezinirken, aşırı sağın ateşi üstlerinde uçuşuyor. Solun açıklamaları biliçlendirici –kapitalistler bıyık altında gülümseyerek, rahat koltuklarında ince ince işlenmiş liberalizm adı altındaki mekanizmalarının çalışmasını izlerken ekonomik ve politik sebeplerle işçileri nasıl birbirine düşürdüklerini anlatmaya kararlılar. İnsanlar bu teorilerden izole olmuş durumdalar ve sol tüketiciler gibi bu teorinin televizyondan, internetten ve sınıfın kendisinden onlara ulaşmasına bel bağlamış durumda.

Bütün problemleri çözecek olan büyük liderin dönüşü – cansız ekonomiyi alıp şakıtacak, gırtlağa dayanmış işsizliği alıp iş bolluğundan kusturtacak: Bu, duygularını duyarlılıkta değil iradede arayan, maden işçilerinin bulunduğu ölüm tehlikesiyle, çiftçinin içinde bulunduğu bedbaht durumla vakit kaybetmeyecek, harekete geçmenin kıymetini bilecek. Demokrasi yukarıdan verilmiş bir iki yüzlülük ve baskılama yöntemleri kısıtlı. Milli gurur büyük geri dönüşünü yapıyor. Askeri kurallar tekrar meşruiyet kazandı. Terörle mücadele ve toplumsal istikrarsızlık retoriği, askerin Mısır’dan Tayland’a kışlayı terk edip sokağa girmesine yol açtı –liberal oligarşi generallere sığındı. ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan ve Hindistan’da Narendra Modi, serbest piyasa ya da otoriter popülizm açısından iyi örnekler. Kendilerini, ilerlemenin önündeki düğümü kesen keskin kılıçlar olarak lanse ediyorlar. Onlar için sadelik önemli bir değer taşıyor. Bu sadelik iyi ahlakla değil, daha yüce bir varlık için yapılan bir fedakarlık anlamında tabi ( partileriyle bağlantılı işlerin karı olarak bir yüce fedakarlık). Hukuk’un uzun ve dolaylı, askeri diktatörlüklerin kısa yoldan işçi eylemliliklerini ve politik gösterileri ezip geçme, muhalif gazetecilikleri kışkırtma suçundan içeri atma imkanı var. Trump’ın danışmanı Steve Bannon ise, kamu devletinin yapı sökümünden bahsediyor. Bu üç lider de aslında aynı son için plan yapıyor. Erdoğan, 2016’daki başarısız darbe girişimini, binlerce bürokratı ve ordu-polis mensubunu işten atmak, bunun yanında öğretmenleri ve politikacıları da tutuklamak için kullandı. Türkiye’nin kültürel merkezi boşaltıldı, binlerce yıllık tecrübe çöpe atılarak ülke umutsuzluğa sürüklendi. Hindistan’da Narendra Modi hükümeti, kendisine kulluk etmek istemeyen herkesi yok etme kararı aldı. Devletin en önemli kurumlarının başına tecrübesiz ve beceriksiz insanları getirdi. Trump istemediği kişilerin bakanlık ve dairelerde görevlendirmesini yapmadı, hükümetin kendi planlarına uymadığı için devletin bir çok kritik alanı çöküşe gidiyor. Etkilerini arttırmak için –şirket dostu olanların ancak sandalye kaptığı- hükümetin düzenleme yaptığı alanlara ve meşru şiddetin sınırlarının belirsizleştiği –polis ve ordu gücü- alanlara yoğunlaşıldı. İlkel ve güçlü bir milliyetçilik anlayışı, eski güzel zamanlara duyulan özlem –her türden muhalif fikrin teröre ve bunalım dönemlerine meylettiği imasıyla- bu liderlerin siyasi anlayışı oldu.

Peki işçi sınıfı ne yapabilir? Küresel meta zincirinin bekası için üretim üzerindeki zinde gücün boşaltılması ve neo-liberalizmin topluma tesiriyle, işçi sınıfı isyankar enerjisini tüketim zinciri içerisinde boşaltıyor. İşçi sınıfının barınma sorunu denince artık gecekondulardaki artış aklımıza gelmiyor, yeterli barınma sağlayacak herhangi bir yer bulmak bile çok zorlaştı. Bu yüzden su ve enerji, sağlık ve güvenlik için mücadele etmek işçilerin çok daha fazla zamanını alır oldu. İnsani yaşam şartları için politika yapmak, gecekondu mahallelerinin, gettoların durumunun üzerine gitmek, solun gelişimi açısından çok önemli durumda. Şimdilik, sol bu mahallelerde, çekirdek kadroları ve kitle örgütleriyle politika yapabiliyor çünkü barınma sorunu insanların çaresizlikten bir patlamaya dönüşen tek sorunu. Gecekondularda örgütlenme üzerine bir teori geliştirmek ve barınma meselesini birincil politika haline getirmek gerekiyor. İşçi sınıfı hareketi ve gücü artık fabrikadan topluma değil, tersi yönden akıyor.

Bu mücadele alanlarını, neo liberalizmin parçaladığı işçi sınıfını birleştirecek güç olarak görmek büyük önem taşıyor. Sol, işçi sınıfını birleştirecek ve gücünü yükseltecek kırılma noktaları aramak için kendine her gündem ve çatışmanın içinde bir pozisyon yaratıyor. Kadın hakları hareketleri yüksek asgari ücret kadar, ulusal bağımsızlık da göçmenlerin onurlu yaşamını savunmak kadar değerli. Bütün bu mücadelelerin hepsi, toplumsal muhalefeti güçlendirecek ve diriltecek mücadeleler. 

Bizim görevimiz, kendi ülkelerimizde solun gücünü inşa etmek. Halk Cephesi zamanı içerisindeyiz artık, birbirinden farklı ya da ayrılmış bütün mücadeleleri, yönetici sınıfa karşı birleşik bir hareket haline getirmek, hem insan hem doğa için alternatif politikalar düşünmeliyiz. Ernst Bloch, “Yarın bugünün içinde yaşıyor” der. Nitekim öyle. Kendi ülkelerimizdeki birleşik bir sol kurma çabalarımız yarının bugün içinde yaşadığının en somut örneği. Emperyalizm bitmeyecek bir bugün sözü veriyor, savaşlarla yoksullukla dolu. Yarını olmayan bir bugün. Biz, soldakiler ise, savaşın ve yoksulluğun olmadığı bir yarın hayal ediyoruz. Bilgiyi ve güzel olanı herkese, medeniyetin gelebileceği en iyi noktayı insanlığa, sanatı ve estetiği toplumsallığa ulaştırmak istiyoruz. İrademiz aydınlığa çıkmalı, hayal gücümüz direngen olmalı. Yarınımız bugün içinde yaşamalı.

*Çeviri : R-Kolektif