Brezilya'da Siyaset Karşıtı Seçimler - Alex Hochuli

2018-10-09

2016’daki yumuşak darbe, bitmeyen ekonomik kriz, seçmenler üzerindeki yanılsama hali, seçim sürecini dengesiz ve parçalanmış bir hale getirdi.

Brezilya’da Ekim ayında yapılacak genel seçim, parçalanmış, kutuplaşmış ve yozlaşmış bir siyasi arenayı önümüze sunuyor. Bu durum, 1988’de İşçi Partisi’ni iktidardan indirmek için yapılan darbeden sonra kurulan düzenin yıkılışına sebep olan, kitlesel eylemler, şiddetli resesyon ve yumuşak darbeyle geçen bir beş yılın sonucu.  

Anketlerde sol merkez başkan Luiz Inacio Lula da Silva önde götürüyor. Buradaki sorun ise kendisinin ünlü Lava Joto soruşturmaları sonucu yolsuzluk suçlamalarından dolayı içeride olması. 5 Eylül’de görülen davayla beraber, kendi döneminde geçen “Temiz Devlet” kanununa göre seçimde aday olamayacak. Merkez sağın Brezilya Sosyal Demokrat Partisi’nin tarihin en düşük oy oranını gösterdiği, radikal sağ rakibinin de benzer durumda olduğu bir pozisyonda, başkanlık yarışı daha önce olmadığı kadar seçeneklere açık durumda.

Rakiplerden Jair Bolsonaro, geçtiğimiz günlerde “tanrının emrini uyguladığını” söyleyen biri tarafından bıçaklandı. Bolsonaro’nun kampanyasını yapan emekli general Hamilton Mourao, İşçi Partisi karşıtlığına oynayarak saldırganın bu partinin üyesi olduğu iddiasında bulundu. Bu saldırıyla beraber, Mart ayında Lula’nın karavanına ateş edilmesi ve yine aynı ayda Rio’da solcu meclis üyes, Marielle Franco’nun öldürülmesinden sonra politik iklimde şiddetin dozu daha da arttı.

Brezilya için bir rekor olarak, başkanlık yarışı için 13 aday başvuruda bulundu. Brezilya’da 35 tane siyasi parti var fakat çok azı aday çıkarıyor ve genelde bu partiler seçimde ortak aday üzerinden ittifak kuruyor. O kadar bölünmüş bir durum var ki sadece iki aday anketlerde ciddi bir orana sahip: seçilmesinin önünde hukuki engel olan Lula (İşçi Partisi) yüzde 35’lerde, radikal sağ adayı Bolsonaro (Sosyal Liberal Parti) yüzde 20’lerde gösteriyor. Lula’nı n dahil olmadığı anketlerde, en iyi iki aday en fazla yüzde otuzu görebiliyor. Bu arada, seçimde iddiası olan tüm adayların güven oyu yüzde ellinin altında gözüküyor, yani neredeyse seçmenlerin yarısı ya kararsız ya da boş oy atacak. Demokrasiye inancın yitirilmesi bu seçimlerdeki başat faktör. 

Son yirmi yıldır, Brezilya’da başkanlık seçimleri merkez sağ/sol, İşçi Partisi ve Sosyal Demokrat Partisi arasında gidip geliyor. Bu kez, senaryo var olan kriz durumu tarafından değiştirilmiş durumda. Bir yanda ekonomik kriz var: her şeyin iyiye gittiği ve Brezilya’nın güçlendiği açıklamalarına rağmen halkın çoğunda hala resesyon yaşandığı görüşü hakim.

Resmi işsizlik rakamları %12.4 olarak açıklandı. Bu rakam, yüzde yirmi beşlik yardım alan oranını maskeliyor. 4.8 milyon Brezilyalı iş bulmayı bırakmış durumda, bu rakam İrlanda nüfusunun tamamına yakın. İş bulanların dörtte biri son iki senede iş bulamadı. Asıl ciddi kısmı ise işçi sınıfı içerisinde ortaya çıkıyor. Çalışanların yüzden 64’ü ayı geçirebilmek için kısa süreli işlerde çalışıyor, bu rakam bir önceki sene yüzde 57 idi. 

Brezilya siyaseti, genel manada bir temsiliyet krizi yaşıyor. Haziran 2013’te gerçekleştirilen kitlesel eylemler, ekonomik çöküşün hemen öncesinde gerçekleşmişti. Eylemlerin çıkış noktası ulaşım ücretleriyken, kısa sürede kamu hizmetlerinin de ötesinde genl demokratik talepler üzerinden büyüdü. Her ne kadar merkez siyaseti sarssa da, bu gelişmeler daha büyük bir inançsızlığı ortaya çıkaracaktı. Sonuç olarak eylemler sağ kanata kanalize olarak, genel olarak yolsuzluklar üzerine özeldeyse İşçi Partisi karşıtlığına yoğunlaştı. 

Birden fazla motivasyonun birleşmesiyle 2016 başında Rouseff herhangi bir yasla temeli olmadan suçlanmaya başlandı. Bir olaydan çok süreç olarak görmemiz gereken yumuşak darbenin asıl hamlesi buydu. İlk olarak 2015 yılında İşçi Partisi karşıtı kitlesel sağ kanat gösterileriyle başlayan süreç (Yolsuzluk karşıtlığı başlığıyla) Michael Temer’in seçimle gelmeyen hükümeti tarafından yapılan bir takım neoliberal merkez reformlarla sürdü. Toplumsal ve siyasal olarak, bu süreç, en başarılı temsilcisinin Bolsonaro olduğu, karşıtlarının da yine İşçi Partisi etrafında kümelendiği, tehlikeli bir antipetismo (İşçi Partisi karşıtlığı) yarattı.

En büyük soru işareti ise İşçi Partisi’nin seçmenlerini Lula’nın seçimle gelen devamcısı Sao Paulo valisi Fernando Haddad’a ve seçim kampanyasını beraber sürdürdüğü ılımlı solcu Brezilya Komünist Partisi’nden Manuela D’Avila’ya nasıl ikna edeceği hususunda. Her ne kadar parti yüksek mahkemeden Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesine kadar hukuki kanalları elinden geldikçe zorlayacak olsa da işin gerçeği Lula seçimlere girip başkan olamayacak. Fakat, İşçi Partisi’nin mantığına göre, Lula ismi daha ne kadar uzun süre kalırsa, Haddad’ın şansı da o kadar artacak.

Siyaset Karşıtlığı Olarak Yolsuzluk Karşıtlığı

Ekonominin durumu ve yolsuzluk seçmenin en önemi endişeleri. Halen daha soruşturulan federal görevlilerin yüzde doksanı seçimlerde aday. Her ne kadar meclisin çoğunluğu halen soruşturma geçiriyor olsa da alt meclistekilerin sadece yüzde altısı seçimlerde aday olmayacak. Bu aynı zamanda dokunulmazlıklardan tekrar yararlanma arzusundan kaynaklı. Ama aynı zamanda da düşük güvenoyu oranlarına ve düşük geri dönüş endişesinden de kaynaklı (oy vermek zorunlu ancak cezası sadece 1 Amerikan Doları dolayısıyla boş oy atma eğiliminin de yüksek olabileceği düşünülüyor) olarak var olan vekillerin tekrardan seçilebileceği düşünülüyor.

Ancak, adaylar ve medya oransız bir şekilde ekonomi ve yolsuzluk arasındaki ilişkiye odaklanmış durumda. Bu da adayları sahnede daha da rahat kılıyor, ancak işler ve büyüme konusundaki zor sorulardan kaçıyorlar. İsterse suçlamayı yapanların kendisi yolsuzlukla suçlanıyor olsun, suçlamalar ve saygısız saldırılar havada uçuşuyor. Yolsuzluk karşıtlığının baskın söylem olması devletin ekonomiyi adil ve başarılı yönetip yönetemeyeceğini muallakta bırakıyor. Devletin hamlelerinin gayri meşru hale getirilmesi neoliberal sağın işine geliyor.

Bütün bunların sonucu olarak meclis ya oligarşik karakterini güçlendirecek ya da zayıflatacak ve Brezilya muhtemelen çoğunluğun kabul etmediği bir başkan seçecek. Bütün bunlar herkes değişime müthiş ihtiyaç duyarken gerçekleşecek. Yolsuzluk tartışılan diğer bütün sorunların üzerinde bir tema haline gelirken -yoksulluk, bütçe açığı, suç oranı ya da sağlık hizmeti- aynı zamanda güvensizliğin de müttefiki haline geliyor. Yolsuzluk karşıtlığının ironilerinden bir tanesi: siyasete inançsızlık, demokrasinin gaz pedalından ayağın çekilmesine, halk ve siyaset arasındaki mesafenin artmasına sebep oluyor. 

Kuruluş

Brezilya’daki siyasi kutuplaşmanın, parçalanmanın ve düşük seviyelerdeki güvenin bir sebebi de Geraldo Alckmin’in kaderinde yatıyor. 2006’da Brezilya’nın en zengin ve en kalabalık eyaletinin valisi, aynı zamanda ana akım merkez sağ partisinin kurucusu olarak Başkan adayı iken, iş dünyasının da seçimlerde favorisiydi. Buna rağmen seçimlerde çakıldı.

Sosyal Demokrat Parti darbeyi, seçimlere güçlenmiş bir biçimde girebileceklerini düşündüğü için destekledi. Kamulaştırma karşıtlığının baskın olduğu bir atmosfere rağmen Alckmin anketlerde ancak yüzde 7leri buldu. Başkan Temer -seçime girme şansı olmamasına ve yüzde iki onayla anket tarihinin en başarısız liderlerinden olarak- ALckmin’İ destekleyeceğini açıklayarak ona verebileceği en büyük zararı verdi. İşin garip yanı da, Temer’in partisi olan oligark Brezilya Demokratik Partisi’nin hali hazırda Henrique Meirelles diye bir adayının olması ve bu ismin Temer’in kendi ekonomi bakanı olması!

Alckmin zorlu bir senaryoyla karşı karşıya. Bolsonaro’yu kendi sağına çekmek zorunda. Eğer kampanyası başarısız olursa Meirelles (yüzde 1lerde gözüküyor) ve Alvaro Dias (Podemos’un adayı yüzde 6larda gözüküyor) gibi diğer merkez sağ adaylara karşı da yenilmiş olacak.

Aynı zamanda, Alckmin merkezdeki oyları da kazanmak zorunda. Şansına, Alckmin büyük merkez partilerinin (ideolojisiz kartel partileri, çoğu da sağda) desteğini alarak, en fazla televizyon süresini garantiledi. Tabii televizyonun ne kadar önemli olduğu da şüpheli, sosyal medyanın politik tartışma konusundaki en önemli platform olması ve ülkede 120 milyon Whatsapp kullanıcısı olduğu düşünüldüğünde. Yine de Brezilya Sosyal Demokrat Partisi, içerideki ayrımlara rağmen zorlu bir rakip olarak duruyor.  

Soldaki Durum

Sosyal Demokrat Parti’nin liderleri kendilerini daha da zor bir durumun içinde buldular. Yüksek Seçim Kurulu, Lula’nın adaylığını dörde karşı bir oyla reddetti. Bir oy veren yargıç da Birleşmiş Milletlerin Lula’nın adaylığını korumasını talep etmesini gerekçe gösterdi. Böylece Lula’nın geriye kalan tek şansı Yüksek Mahkemeye başvurmak. 

Bu tarz yasal ertelemeleri yeterince uzun süre sürdürebilirlerse, Lula İşçi Partisinin adayı olarak seçim kurullarında ve elektronik oylarda geçebilir. Bu gerekli bir taktik olabilir çünkü Haddad anketlerde halen daha tekli sayılarda gösteriyor. Yine de, Lula anketlerde yükseldiği için, bazı anketlere göre seçmenlerinin üçte ikisi Haddad’a oy verebilir ve böylece oy oranı yüzde on beşlere çıkabilir, ancak bu analiz, Lula tarafından desteklendiği söylenen anket şirketleri tarafından yapılıyor.

Lula’nın adını seçimler için olabildikçe uzun tutmanın bir avantajı da partinin vekil adaylarının seçilme şansını yükseltecek olması. Bu tabii Haddad’ın seçim kampanyasının önüne geçme pahasına yapılan bir hamle. Kendisi halen daha Sao Paulo dışında pek bilinmiyor ve televizyondaki aday münazaralarına da henüz daha başkanlık adayı değilken katıldı. Parti hala kalesi kuzey doğuda gücünü korusa da güney doğuda ciddi kayıp yaşıyor. Haddad’ın müstakbel başkan yardımcısı D’Avila, Rio Grande do Sul’un güney kısmına yerleşti ki, partinin seçimi kazanması için bu bölgede bir şansı olması lazım.

Partinin stratejisi kısa dönem seçim başarısı için uzun sürede zayıflamayı ve parçalanmayı göze almak. İlk olarak, Haddad gibi zayıf bir ismi, henüz daha kendini anlatma fırsatı vermeden öne sürdüler. Haddad akademiden gelme ve teknokrat biri, halkla bağlantısı zayıf ve henüz siyasi tecrübesi yok, ittifak kurabilecek bir karizmadan yoksun.

İşçi Partisi dolayısıyla zayıf bir başkan hedefliyor. Yolsuzlukla suçlanan Rousseff, 2010 seçimlerinde Lula’nın veliahtı olarak iki yıllık bir siyasi tecrübeye sahipti fakat o bile seçimlerin ilk turunda zorlandı, ancak ikinci turda zafer kazandı. Haddad’ın önünde ise sadece haftalar var.

İkinci olarak, olası bir Haddad başkanlığı kendisine düşman bir meclisle karşılaşacak. Rouseff, merkez sağ MDB’nin de içinde olduğu geniş bir ittifakla seçimi kazanmıştı. Bu sayede yönetme konusunda sorun yaşamadı fakat müttefikleri karşısına geçtiğinde çöküşü de aynı kolaylıkla oldu. İşçi Partisi koalisyonu bu kez daha küçük. Ekonomi yönetimindeki zorluk ve yoksulluk seviyesinin anayasal olarak sınırlandığı bir ortamda hamle yapma şansı pek kalmayan bir hükümet olacak. 

Partinin yönetim modeli olan Lulismo, makro ekonomik ortodoksi ve neo kalkınmacılık modellerinin birleşimi olarak, siyasi prensibini sınıf konsolidasyonu olarak belirliyor. 2003’ten 2010’a kadar başarılı olsa da bu kez işe yaramayacak, temel endişelerin giderildiği, sadece ittifak fırsatı olarak görülmediği daha radikal bir anlayışa ihtiyaç var.

Üçüncü ve en önemli kısmı ise, Lula partiyi bir arada tutan kutup yıldızı konumunda. Lula’nın olmayacağı bir İşçi Partisi’nin kaderi şu an bile görülebiliyor. Ulusal bütünlüğünü kaybedecek. Partinin en büyük başarısı on yıl boyunca farklı politik spektrumlardan partilerle başarılı ittifaklar (geçtiğimiz dönemde aynı ittifaklar darbeyi gerçekleştirdi) kurmaktı. Bu ittifakları ancak Lula ayakta tutabiliyordu, peki o olmadan ne olacak?

Parti aynı zamanda programının bütünlüğünü de kaybedecek. Lula’nın mesajı, temel olarak var olan durumu darbe öncesindeki durumuna getirmekti. Temer’in en kötü neoliberal karşı reformlarını ortadan kaldırmak başlangıç noktasıydı, ancak gerisi yoktu. İşsizliği tamamen ortadan kaldıracak, yatırımları arttıracak sanayi kalkınmasını tekrar başlatacaktı -bütün bunlar darbe olmasa bile cevabı verilmesi gereken konulardı. Parti bütün stratejisini Lula’nın karizmatik liderliği etrafında kurarak çöküşünü hazırlamış oldu.

İşçi Partisi’nin seçim stratejisi temelde merkez sol rakibi Demokratik İşçi Partisi adayı Ciro Gomes’i oyun dışı bırakabilmek. Anketlerde oy oranı Lula’nın olup olmamasına göre yüzde 7 ile 12 arasında gidip geliyor. Ciro merkezle anlaşmayı başaramazken, İşçi Partisi ise merkezci Brezilya Sosyalist Partisiyle anlaşarak Ciro’yu izole etti.

İşçi Partisi ile Demokratik İşçi Partisi arasında ekonomi politikaları arasında pek fark gözükmüyor, her ne kadar ikincisi burjuvaziyi ezme ve kalkınmacı geleneğe dönmek gibi gedefleri olsa da, İşçi Partisi halen daha örgütlü işçi sınıfının ve yerel toplumsal hareketlerin desteğini koruyor. Yine de bu benzerlik kimileri için Ciro Haddad koalisyonu hayali kurmaya yetiyor.

Fakat Lula’nın İşçi Partisi stratejisi siyasetin bu spektrumunda üstünlüğü korumak. Analizlere göre sol oylar sağa göre daha kesin, o yüzden bu tarafta hegemonya kurmak da daha önemli. Bunun ötesine çıkmak ise antipetismo işçi sınıfı ve alt orta sınıfı içerisindeki kesimleri bu kadar etkilemişken zor gözüküyor.

Bu arada, radikal sol aday Guilherme Boulos ( Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, PSOL) Evsiz İşçiler Hareketi (MTST) lideri kampanyacısı Sonia Guajajara ancak yüzde bir oranında oya sahip duruyor ve en az yayın hakkına sahip. Yine de Boulos televizyondaki münazaralarda zeki ,bilgili ve enerjik bir portre çizerek şansını arttırıyor. Amaç her ne kadar PSOL’e daha fazla oy kazandırmaksa da, şu ana kadar bu konuda başarısız duruyor. Ancak ikincil amaç MTST ve partiyi daha çok tanıtarak, kitlesini radikal küçük burjuva ve entelektüellerin üzerine çıkarmak. Her koşulda, Boulos’un başarı için tek şansı, Lula’nın kendi partisinden bir aday yerine ona destek vermesi.

Yeni Bir Kutuplaşma

Seçimin temel kutuplaşması, İşçi Partisi ve Bolsonaro arasında. Kimileri bunu iki uç arasında bir kavga olarak da görebilir. Bolsonaro ortadaki pisliği – hem suçluları hem politikacıları- temizleyecek dışarıdan bir otoriteryen figür olarak kendini pazarlıyor. Lula ise yoksulları adaletsiz cumhuriyete karşı savunan bir sol kanat popülisti olarak kendini gösteriyor.

Ancak bu iki lideri bu şekilde tanımlamak ciddi bir hata olur. Bolsonaro, dışarıda bırakılmış elitlerin en reaksiyoner yüzünü temsil ediyor. Eski bir ekonomik milliyetçi olarak, hızlı şekilde serbest pazar liberalizmine dönerek, vergileri düşürmeyi ve merkez bankasına otonomi vermeyi hedefine aldı. “Yoksulu öldür” kanun önerileri hali hazırda gerilimli olan devlet ve yoksul Brezilyalılar arasındaki ilişkiye ancak bir katkı olacak.

Lula, histerik sağ kanat eleştirilerinin iddiasının tersine bir merkezci. Mesele yürütmeye geldiğinde buna şüphe yok: temel olarak programı  1988 anayasasında verilen hakların uygulanmaya konması, en büyük başarısı da bunu uyum ve düzen içerisinde yapabilmiş olması. Sadece sağcılar onu radikal olarak görüyor. Veliahtının zaferi de Brezilya’daki korkunç kötüye gidişi durdurarak tekrar umut saçmak olabilir, yakın süreçte.

Sosyal medyada en çok vurgulanan dinamik de bu. İnternette yapılan ekonomik tartışmalardan bir analiz, iki kutup arasındaki gerilimin şu an halkın yüzde elli yedisinde hakim olduğunu söylüyor ki bu durum 2014’teki Rouseff ve merkez sağ Aecio Neves arasındaki gerilimden daha büyük çaplı. Sol, Brezilya’da darbeden beri süre gelen kötü durumu vurgularken -haklar, eşitsizlik, toplumsal harcamalar- sağ ise siyasi eliti ve devlet bürokrasisini yozlaşmayla suçluyor. Çözüm olarak da özelleştirmeyi, devletin ekonomide daha az kontrole sahip olmasını ve kamu güvenliğine önemi sunuyorlar.

İşte sağın yozlaşma karşıtı protestolarının sonucu: devletin herhangi bir işi doğru yapabilmesine yönelik şüphecilik, ve daha otoriter çözümlere duyula arzu. Böyle bir siyaset karşıtlığındaki ironi ise devletin toplumu geliştiremeyeceğine fakat insanları başarıyla denetleyebileceğine ya da susturabileceğine olan inanç.

Her ne kadar Bolsonaro medyada kimilerince Brezilya’nın Trump’ı olarak gösterilse de, bu da bir yanlış yönlendirme. Bolsonaro, taşracı ve daha geleneksel bir otoriteryen muhafazakar olarak, post modern Trump’tan çok Filipinler’in Duerte’sine daha yakın. Trump ile tek benzerlikleri ise Bolsonaro’nun sosyal medyada beyaz yüksek orta sınıf kesimler içerisinde (kendilerini Bolsominions diye adlandırıyorlar) yer alan gençlik içerisinde popüler olması.  Brezilya sağı anti komünizm histerisine takılmış durumda. Bu histerinin yarattığı korku, İşçi Partisi’nin bir gün bir şekilde devlete illegal bir biçimde el koyması. Karşılık olarak da kendi doğuştan hakları olarak gördükleri devlet yönetiminin tekrar kendine verilmesi. 

Hafif Sıyrık?

Sonuç olarak ılımlı merkez sağ hegemonyasını kaybetmiş durumda. Darbeyle beraber demokratik normlarla olan ilişkisi zarar gördü. Bu süreçte, politik bir kaos ortamının da içinde olduklarından, otoriteryen radikal sağ lideri Bolsonaro güç kazandı. Darbe, ekonomik kriz, siyaset karşıtı atmosfer, devletin idare gücünü zayıflattı ve seçim arenasını parçalı bir hale getirdi. 

Tüm bunlara rağmen, İşçi Partisi her ne kadar enerjisi zayıflasa da Lula eğer seçmenlerini Haddad’a başarıyla yönlendirebilirse eğer hala daha başkanlığı kazanma şansına sahip. Birçokları için böyle bir zafer demokratik atmosfere dönüş olacak. 

Ancak her kim kazanmış olursa olsun, ekonomik resesyondan yorulmuş ve siyasetten soğumuş bir toplumla karşı karşıya kalacak. Bu cumhuriyet çok ciddi bir zarar görmemiş olabilir ancak hiç kimse şu an ülkenin değerlerini ve yapısını tekrar canlandıracak güce sahip değil, radikal bir biçimde değiştirmek şöyle dursun.

*Jacobin internet adresinden, Redaksiyon için çeviren Yusuf Tuna Koç.